ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA HAZRETLERİNİN MANEVİ IŞIĞINDA YAPILAN PERŞEMBE SOHBETLERİNİN
METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ HALİNE HER HAFTA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ.
NİMETE ŞÜKRETMEK: KURTULUŞUN ANAHTARI

Allah’ın zikredildiği böyle meclisler Allahu Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin kullarına açmış olduğu ikram ve iltifat sofralarıdır.

Bunlar öyle sofralardır ki insanın bu meclislere yalnızca yönünü çevirmesi bile, Allah’ın izniyle, kurtuluşuna vesile olur.

Söylenen her bir söz, bir nassa dayanmadığı müddetçe kıymetini ve hüccet olma vasfını taşımaz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in hiçbir görüşü yoktur ki Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet-i Resûlullah veya İcmâ-ı Ümmet’in görüşleriyle desteklenmemiş olsun.

Bundan dolayıdır ki bu meclislerde söylenen her söz, muhakkak hedefine ulaşır ve Allahü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerinin katında makbul olur.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, böyle meclislerin ehemmiyetini anlatırken bizlere bir misal verir.

Ebû Saîd Sa‘d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu zât, yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir rahibi gösterdiler. Bu adam rahibe giderek:

— Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? diye sordu.

Rahip:

— Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüze tamamladı.

Sonra yine yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek:

— Yüz kişiyi öldürdüğünü söyledi ve tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu.

Âlim:

— Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allahü Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.

Adam, kendisine söylenen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola vardığında eceli yetti.

Rahmet melekleriyle azap melekleri, o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar. Rahmet melekleri:

— O adam, tövbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler.

Azap melekleri ise:

— O adamın hayatında hiç iyilik yoktu ki, dediler.

Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler, onu aralarında hakem tayin ettiler. Hakem olan melek:

— Geldiği yerle gitmek istediği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa adam o tarafa aittir, dedi.

Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü.”[1]

İnsanın yönelişinin ve kalbindeki niyetin ne kadar mühim olduğunu gösteren ibretli bir misaldir.

İnsan, niyet itibarıyla yönünü Allahü Teâlâ’nın rızasına çevirirse Allahü Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, kulun niyetini ve kalbî yönelişini nazara alır. Bu kıssada da tövbe ederek Allah’a yönelen adamın, salih kulların bulunduğu yere gitmek üzere yola çıkması onun kurtuluşuna vesile olmuştur.

Onun için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a sahâbe-i kirâm şöyle bir sual soruyor:

“Ey Allah’ın Resûlü! Bir topluluğu seven fakat onların işlediği amelleri işleyemeyen bir insan hakkında ne buyurursunuz?”

Bu sual üzerine Resûlullah Efendimiz şöyle cevap veriyor:

“Kişi, sevdiği ile beraberdir.”[2]

Zira arada bir gönül birlikteliği vardır. İnsan, gönülden sevdiği kimselere muhabbet besler ve onlarla manevî bir bağ kurar. Öyleyse salihlerle beraber olmak, onların meclislerinde bulunmak ve onların yolundan gitmeye gayret etmek lazımdır.

Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri bizleri bir dost kapısına getirmiştir. Bizleri böyle bir nimete ulaştırdığı için Rabbimize sonsuz şükürler ediyoruz.

Nimete Şükretmek ve Şükrün Bereketi

Bakın, Allah’a şükretmeyen bir kulun Cenâb-ı Hak katında pek bir itibarı yoktur. Zira kul, Allahü Teâlâ’ya şükrettiği müddetçe elindeki nimetlerin şükrünü eda etmiş olur.

Bugün secde edebilme fırsatının bize verilmesi, Allahü Teâlâ’nın büyük bir nimeti değil midir?

İşte bu şükrümüzden dolayı Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerine hamdediyor, şükrediyoruz. “Yâ Rabbi! Bizi nefsimize bırakma Allah’ım!” diye dua ediyoruz.

Çünkü yarın mahşer gününde, Allah’ın rahmetiyle cennete girmeyi ümit ediyoruz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Hiç kimse ameli sayesinde cennete giremez!”

Ashâb-ı kirâm hayretle:

— Siz de mi yâ Resûlallah? diye sordular.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Evet, ben de! Meğerki Rabbimin lütuf ve ihsanı imdada yetişe! Zira O’nun fazlı ve rahmeti beni kuşatmadıkça ben de cennete giremem. Yaptığım ameller beni de kurtaramaz!”[3]

Rabbimize sonsuz şükürler ediyoruz ki bizleri dost meclislerine getirmiş, kendisini zikretme fırsatı vermiştir.

Peki, bu ne demektir?

Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

“Öyleyse siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.”[4]

Bunu bir de tersinden değerlendireceksiniz.

Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri bizleri yâd etmeseydi, bize rahmet etmeseydi, biz O’nu anamazdık. O’nun lütfu ve ihsanı olmasaydı, bizlere ibadet etme, zikretme ve şükretme imkânı verilmeseydi bunları gerçekleştiremezdik.

Bel‘am b. Bâûrâ vardır. Mûsâ Aleyhisselâm Hazretleri döneminde yaşadığı anlatılan, ilim sahibi bir kimsedir. Tefsirlerde, kendisine Allah’ın âyetleri ve bilgisi verildiği hâlde bunlardan uzaklaşan bir kimse olarak anlatılır.

Öyle büyük bir ilim erbabı olduğu nakledilir ki elini semaya açtığı zaman Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinden ne talep ederse duasının kabul edildiği anlatılır. Böyle bir kimse…

Nihayetinde bu adamın sapıttığı, doğru yoldan uzaklaştığı nakledilir. Bunun üzerine Allahü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, onun hâlini köpeğe benzeten bir misalle bildirir.

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

“Onlara, kendisine âyetlerimizi sunduğumuz o adamın kıssasını da anlat; âyetlerden sıyrılıp çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı, en sonunda da helâk olanlardan oldu.”[5]

Bu âyet-i kerîme, kendisine Allah’ın âyetleri verildiği hâlde onlardan uzaklaşan bir kimsenin ibretlik hâlini bildirir.

Rivayetlerde şöyle bir sual nakledilir:

Peygamberlerden bir tanesi şöyle soruyor:

— Yâ Rabbi! Bel‘am b. Bâûrâ’nın büyük bir âlim olduğunu biliyoruz. Senin esmâ-i hüsnânın en ulvî mânalarına vâkıf olduğunu, göklerdeki melekût âlemini müşahede ettiğini de biliyoruz. Yâ Rabbi, ne oldu da bu adamın ayağı kaydı?

Allahü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilir:

— Bakın, ben ona türlü türlü ilimler, kerametler ve ikramlarda bulundum. O ise bir defa olsun, “Rabbim, bunları bana Sen verdin; Sana şükürler olsun!” demedi.[6]

Yine bu nakilde, Allahü Teâlâ’nın nimetlerine şükredilmediği takdirde o nimetlerin elden alınabileceğine dikkat çekilir.

Çünkü Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a nispet edilen bir rivayette şöyle buyurulmaktadır:

“Şüphesiz ben, sizin için günah işlemenizden daha çok nimetlere şükretmemenizden korkuyorum. Dikkat edin! Şükredilmeyen nimetler öldürücü ve yok edicidir.”[7]

Zira Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri, âyet-i kerîmede bu hususta şöyle buyuruyor:

“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!” [8]

Eğer Bel‘am b. Bâûrâ, Allah’a şükreden kimselerden olmuş olsaydı, kendisine verilen nimetlerden istifade ederek kullukta daha ileri mertebelere ulaşması umulabilirdi. Ancak kendisine verilen nimetlerden uzaklaşması ve doğru yoldan sapması, onun bu nimetleri kaybetmesine sebep oldu.

Onun için sahip olduğunuz nimetlerin yarın mahşer gününde hesabını vermek zorunda kalacağınız bir yük hâline gelmesini istemiyorsanız, o nimetlerin şükrünü eda etmeye gayret ediniz.

Tabii, her nimetin şükrü kendi mahiyetine göredir.

Eğer Allah sana ilim verdiyse o ilimle amel eder, öğrendiklerini hayra vesile kılar ve irşad vazifeni yerine getirirsen ilminin şükrünü eda etmeye çalışmış olursun.

Eğer Allah sana mal ve mülk verdiyse onlarla fakire, fukaraya yardım edersen Allahü Teâlâ’nın sana verdiği nimetin şükrünü yerine getirmeye gayret etmiş olursun. Böylece o nimetin hakkını dünyadayken eda etmeye çalışırsın.

Onun için Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, İsrâiloğulları’ndan ve Mûsâ Kelîmullah’ın döneminden bir misal anlattığı nakledilir.

Tûr-i Sînâ’da Allahü Teâlâ’nın Mûsâ Aleyhisselâm’a şöyle buyurdu;

— Yâ Mûsâ! Ümmetinden bir karı koca var. Onlar çok güzel insanlar, güzel kullarımdır. Onların otuz yıllık ömürleri var. Onlara on beş yıllık zenginlik ve bol rızık vereceğim. Bu nimetleri ömürlerinin ilk on beş yılında mı, yoksa son on beş yılında mı istiyorlar?

Mûsâ Kelîmullah, onların yanına geliyor ve durumu kendilerine anlatıyor.

Adam hanımına:

— O nimetleri son on beş yılda alalım. Zira ihtiyarlığımızda da bize faydalı olur, diyor.

Kadın ise şöyle cevap veriyor:

— Yok efendi! Rabbimizin nimetlerini ömrümüzün ilk on beş yılında alalım. Mûsâ’nın söylediğini duymadın mı? Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”[9]

Biz ilk on beş yıl içerisinde Allah’ın verdiği bu nimetlerden fakire, fukaraya ikram edelim; hayır ve hasenatta bulunalım.

Karı koca, ilk on beş yıl boyunca hayır ve hasenatta bulundular, cömertlik ettiler. On beş yılın sonunda rızıklarının kesileceğini düşünerek beklerlerken rızıkları artarak devam etti.

Bunun üzerine Mûsâ Kelîmullah, Allahü Zülcelâl Hazretlerine müracaat etti:

— Yâ Rabbi! On beş yıl geçti, fakat onların rızıkları hâlâ devam ediyor.

Allahü Teâlâ Hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilir:

— Yâ Mûsâ! Benim vaadim vardır. Kullarım nimetlerime şükrettikleri müddetçe nimetlerini artırırım. Onların ömürlerinin geri kalanını da öncekinden daha zengin olarak geçirmelerini nasip ettim.

Allahü Teâlâ, İbrâhîm Sûresi’nin yedinci âyetinde şükredenlere nimetini artıracağını bildirmiştir. İnfak ve sadaka hususunda da Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, sadakanın malı eksiltmeyeceğini haber vermiştir.

Şimdi bu fakirlik ve zenginlik meselesini de şöyle değerlendirelim.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a nispet edilen kudsî bir hadiste Allahü Teâlâ’nın şöyle buyurmuştur;

“Bazı mümin kullarımı ancak zenginlik sağlam tutar. Onu fakir etsem bu durum onu ifsat eder.

Bazı mümin kullarımı da fakirlik sağlam tutar. Ona bol rızık versem bu durum onu ifsat eder.

Bazı mümin kullarım kullukta bir derece ister. Fakat ben, ucba kapılmasın, kendini beğenerek bozulmasın diye bu isteğini ona vermem.

Bazı mümin kullarımın imanını ancak sıhhat sağlam tutar; onu hasta etsem bu durum onu ifsat eder.

Râvi der ki: Zannediyorum, şöyle de buyurdu:

Bazı mümin kullarımın imanını ancak hastalık korur. Onu sıhhatli kılsam bu durum onu ifsat eder.

Ben kullarımın işlerini, kalplerine dair ilmimle tedbir ederim. Ben her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olanım.”[10]

İnsanoğlunun yapısını, hâlini ve durumunu en iyi Allahü Teâlâ bildiği için her kuluna onun hâline uygun imkânlar ve imtihanlar takdir eder.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ;

“Allah’ım! Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak vefat ettir ve miskinlerle beraber haşret.”[11]

Hz. Âişe’nin bu duanın sebebini sorduğu ve Efendimiz;

“Onlar cennete zenginlerden kırk bahar önce gireceklerdir. Ey Âişe! Yarım hurma dahi olsa miskini geri çevirme. Onları sev ve kendine yaklaştır ki kıyamet günü Allah da sana yaklaşsın.”[12]

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm;

“Ashâbım için fakirlik saadettir. Âhir zamanda ise mümin için zenginlik saadettir.”[13]

 “Neredeyse fakirlik küfre dönüşür.”[14]

Allah muhafaza eylesin. İnsanlar bazen sıkıntılar karşısında yanlış yollara yönelebiliyorlar. Rabbim, bizleri azdıracak şeylerden muhafaza eylesin. Bizlere hayırlı olanı lütfeylesin inşallah.

Şimdi bazı kullarına Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri mal ve mülk verir. Fakat o kimse, sahip olduğu mal ve mülkün hakkını gözetmez. Çalışanlarına hak ettiklerini vermediği hâlde, başka alanlarda ölçüsüz ve yersiz harcamalar yapar.

Rabbim onlara da şuur versin, hidayet eylesin. Âmin.

Dünyalık Nimetler ve İstidraç

Burada insanlar soruyorlar:

— Hocam, Allahü Teâlâ bu adamlara zenginlik veriyor, evlatlar veriyor. Muhteşem bir hayatları var ve daha nice nimetlere sahipler. Bu nasıl oluyor?

Bakın, bu hususta Allahü Teâlâ Hazretleri ne buyuruyor:

“Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır, onlar farkında değiller.” [15]

Bu ne demektir? Bir kimse kötülük yaptığı hâlde dünyadaki bütün işleri yolunda gidiyor olabilir. Nimetler peş peşe gelebilir, işleri rast gidebilir, hayatında görünürde hiçbir sıkıntı yaşamayabilir. Fakat bunların hepsi, o kimsenin Allah katında makbul olduğunun göstergesi değildir.

Bir adam bana şöyle demişti:

— Hocam, doksan yaşındayım ama hâlâ pehlivan gibiyim!

Adamın alnı daha hiç secdeye gelmemiş. Yaşı doksan!

İşte böyle kimseleri gördüğünüzde, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istidraç hakkında bildirdiği şu hadisi hatırlayın:

“Bir kulun Allah’a isyan etmeye devam ettiği hâlde, Allah’ın ona sevdiği dünya nimetlerini vermeyi sürdürdüğünü görürseniz, bu ancak Allah tarafından o kul için bir istidraçtır.”[16]

İstidraç[17], bir kimsenin günahları ve yanlışları üzerinde ısrar ettiği hâlde nimetlerin artmasıyla aldanması ve farkına varmadan helâke doğru sürüklenmesi anlamında kullanılır.

Bunlar, dünyada hiç sıkıntı çekmeyen; fakat ahirette Allah’ın gazabına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya olan kimselerdir.

Firavun hakkında da ibretli nakiller anlatılır.

Firavun’un üç yüz yıllık ömrü boyunca bir defa bile dişinin ağrımadığı, sarayına çıkarken rahatsız olmasın diye atının arka ayaklarının uzadığı, aşağıya inerken de ön ayaklarının uzadığı ve böylece rahatça inip çıktığı nakledilir.

Allahü Teâlâ, ona dünyada nice imkânlar vermiştir.

Mûsâ Kelîmullah’ın Firavun’a şöyle demiştir;

— Rabbimden senin hakkında bir haber aldım. İki yüz küsur senedir yaşıyorsun. Rabbim, iman etmen hâlinde sarayının, saltanatının, askerlerinin ve sahip olduğun bütün imkânların devam edeceğini; sana yaşadığın ömür kadar bir ömür daha verileceğini, hiçbir acı, sıkıntı ve elem çekmeyeceğini bildirdi. Gel, iman et ve kurtul!

Firavun’un aklı bir ara bu söze yatmış. Ancak yanında bulunan Hâmân[18] gelip şöyle demiş:

— Ne yani, hâşâ, sen koskoca bir ilâh iken şimdi kul mu olacaksın?

Bunun üzerine Firavun:

— Doğru değil mi? Biz koskoca ilâhız, demiş.

İnsanın hâline bakın! Gözümüze bile hâkim değiliz. Gözümüzü kırpıyoruz, çoğu zaman farkında bile olmuyoruz. Hadi, durdur bakalım! Hadi, yutkunmadan bir süre durmayı deneyin!

İnsan kendi bedenine bile tam anlamıyla hâkim değil. Beden bile bütünüyle kendi tasarrufumuzda değil. Bütün kâinatı sevk ve idare eden, her şeyi kudreti altında bulunduran Allahü Teâlâ vardır.

Hadisenin devamında Firavun iman etmiyor ve Allahü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri onu bütün âlemlere ibret kılıyor.

Firavun en sonunda boğulmak üzereyken:

— Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettim, diyor.

Allahü Teâlâ ise şöyle buyuruyor:

“Şimdi mi? Hâlbuki daha önce hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.”[19]

Yani artık iş işten geçmiştir.

Bu hadisenin devamıyla ilgili olarak Cebrâil Aleyhisselâm’ın, Firavun’un iman etmesine ve Allah’ın rahmetine erişmesine engel olmak korkusuyla denizin dibindeki çamuru onun ağzına tıkadığına dair bir hadis nakledilir.

İbn Abbâs radıyallahu anhümâdan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allah, Firavun’u sulara gömdüğü anda Firavun, ‘İsrâiloğullarının inandığı ilâhtan başka gerçek ilâh olmadığına iman ettim ve ben de artık kendimi O’na teslim edenlerdenim’ dedi.

Bunun üzerine Cebrâil şöyle dedi:

‘Ey Muhammed! Ona rahmet ulaşmasından korktuğum için denizin dibinden çamur alıp ağzına tıkarken beni görmeliydin!’”[20]

Allah’ım, bizleri istikametten ayırmasın. Şükrünü eda eden kullarından eylesin.

Kardeşlerim, şu tavsiyeyi iyice gönlünüze yazın. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor:

“Allahü Teâlâ bir kimseye nimet verir, o da bu nimetin Allah’tan olduğunu bilirse, henüz hamdetmeden Allahü Teâlâ onu şükredenlerden yazar.”[21]

Su geliyor ya… “Bu, Rabbimin bana bir ikramıdır.” İşte bu şuurda olacağız.

“Biz gittik, çalıştık, çabaladık, getirdik…” diye düşünüyoruz.

Fakat işin özüne inecek olursak, Allahü Teâlâ müsaade etmese nefes bile alamazsın. Yerinden kıpırdayamazsın, idrak edemezsin.

Her şeyi yöneten, her şeye kudreti yeten Allahü Teâlâ vardır. Dolayısıyla elimize geçen nimetler de Allahü Zülcelâl Hazretlerinin lütfu ve ikramı sayesindedir. Bunun şuuruna varmamız, o nimetlerin hakkını eda etmemize ve mahşer gününde hesabını verebilmemize vesile olur.

Rabbim, bizleri o şuura eriştirsin inşallah.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadise daha anlatıyor:

“Kıyamet gününde bir adam getirilir ve şöyle denilir:

‘Şunun büyük günahlarını gizleyin, küçük günahlarını ona sorun.’

Kendisine:

‘Sen falan gün falan günahı, falan gün de şu günahı işledin, değil mi?’ denilir.

O kul da inkâr edemeyerek:

‘Evet.’ der.

Bir yandan da büyük günahlarının karşısına çıkarılmasından korkup titremektedir.

Tam o esnada kendisine:

‘Sana her kötülüğünün, yani günahının yerine bir iyilik, yani sevap verilmiştir.’ denilir.

Kul bunu duyunca, büyük günahlarının da sevaba dönüştürüleceğini umarak:

‘Ey Rabbim! Ben burada, henüz sayılmayan öyle günahlar işledim ki onları göremiyorum!’ der.”[22]

Hadisi aktaran Ebû Zer radıyallahu anh, bu esnada Peygamber Efendimizin azı dişleri görününceye kadar gülümsediğini söylemiştir.

İnsanoğlunun hâlini görüyor musunuz?

Onun için, onun için Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri bu dünyadayken her şeyimizi hayırlara çevirsin.

Üzerimizde bulunan bütün nimetler için Rabbimize şöyle niyaz ediyoruz:

“Yâ Rabbi! Sana sonsuz şükürler olsun.

 Yâ Rabbi! Bize verdiğin nimetlerin şükrünü eda etmeyi nasip eyle. Bizleri nimetlerinin hakkını gözeten kullarından eyle. Bizi nimetlerin hesabını veremeyenlerden eyleme.”

Allah’ım, bizleri rızandan ayırmasın. Cumanız ve geceniz mübarek olsun. Allah’a emanet olun inşallah.

 

 

 

[1] Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Tevbe, 46-48

[2] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd, 50; Daavât, 98

[3] Buhârî, Rikāk, 18; Müslim, Kıyâmet, 71-72

[4] Bakara Suresi, 2/152

[5] A‘râf Suresi, 7/175

[6] Kurtubî'nin el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an tefsirinde, A'râf Sûresi 175-176. ayetlerin tefsiri

[7] Câmiu’s-Sağîr, hadis no. 7197; İbn Asâkir’e nispet edilmiştir.

[8] İbrâhîm Suresi, 14/7

[9] İbrâhîm Suresi, 14/7

[10] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 122

[11] Tirmizî, Zühd, 37; İbn Mâce, Zühd, 7

[12] Tirmizî, Zühd, 37 Hadis no: 2353

[13] Kenzü’l-Ummâl, hadis no. 6338

[14] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 108

[15] Mü’minûn Suresi, 23/55-56

[16] Müsned, IV, 145; Câmiu’s-Sağîr, I, 359

[17] İstidraç, dinî kaynaklarda, kişinin Allah’a isyan etmeye ve günah işlemeye devam ettiği hâlde dünya nimetlerinin artması, imkânlarının genişlemesi ve kendisine mühlet verilmesi şeklinde açıklanır. Böyle bir kimse, sahip olduğu nimetleri Allah’ın kendisinden razı olduğunun bir işareti zannedebilir. Hâlbuki bu nimetler, onun için bir imtihan ve uyarı mahiyetinde olabilir; kişi bu nimetler sebebiyle gaflete düşüp hatalarında ısrar ettikçe, farkında olmadan helâke doğru sürüklenebilir.

Bu sebeple insan, malının, evladının, makamının ve dünya imkânlarının çokluğuna bakarak Allah katındaki değerini ölçmemelidir. Asıl ölçü, nimetin çokluğu değil; o nimetin kişiyi Allah’a yaklaştırıp yaklaştırmadığıdır. Mümin, kendisine verilen nimetleri bir lütuf ve emanet bilmeli; şükürle karşılamalı, hayır yolunda kullanmalı ve her hâlükârda nefsini hesaba çekmelidir.

İstidraç kavramı Kur’an’da doğrudan bu kelimeyle değil, “Onları bilmedikleri yönden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız” anlamındaki ifadeyle açıklanır. (A‘râf sûresi, 7/182; Kalem sûresi, 68/44.)

[18] Hâmân, Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun’la birlikte adı geçen bir şahsiyettir. Firavun’un yakın çevresinde bulunan, onun emirleri doğrultusunda hareket eden önemli bir görevli olarak anılır.

Kur’an’da Hâmân’dan özellikle şu ayetlerde söz edilir:

  • Kasas sûresi, 28/6: Allah, Firavun’a, Hâmân’a ve onların ordularına, korktukları şeyi göstermeyi murat ettiğini bildirir.
  • Kasas sûresi, 28/38: Firavun, Hâmân’a kendisi için yüksek bir yapı yaptırmasını emreder.
  • Mü’min sûresi, 40/36-37: Firavun, Hâmân’a yüksek bir kule yaptırmasını söyler.

[19] Yûnus Suresi, 10/91

[20] Tirmizî, Tefsîr, Yunus Suresi; hadis no. 3107

[21] el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, hadis no. 1894

[22] Müslim, Îmân, 190

 

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.