.jpg)






.png)
.png)
.png)

.png)
.png)
.png)

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, dostlarını; kendilerinin bu dostluktan haberdar olup olmamaları ve Allahu Teâlâ’nın bu hâli diğer kullarına bildirip bildirmemesi bakımından üç zümreye ayırmıştır.
Birinci zümre, Allah’ın dostluğuna mazhar olduğu hâlde bunun farkında olmayan kullardır. Allahu Teâlâ o kulunu dost edinmiştir. Ancak kul, Rabbimizin kendisine ihsan ettiği bu hususi lütuftan habersizdir. Ne kendi makamını bilir ne de Allahu Teâlâ katındaki hâlinin farkındadır.
İkinci zümre ise Allahu Teâlâ’nın bildiği ve kulun da kendisinin farkında olduğu kimselerdir. Bu kulların hâlini herkes bilemez. Onların manevî durumlarına ancak Allah’ın izniyle keşif ehli olanlar vakıf olabilir. Dolayısıyla bu dostluk, herkese açık ve herkes tarafından bilinen bir hâl değildir.
Üçüncü zümreye gelince bunlar, Allahu Teâlâ’nın bildiği, kulun kendisinin de farkında olduğu ve ayrıca Allahu Teâlâ’nın diğer kullarına da bildirdiği kimselerdir. Böylece onların Allah katındaki hususi hâli, yalnız kendilerine mahsus kalmaz. Allah’ın dilediği kullarına da malum olur.
Allahu Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerinden uzaklaşan kulun, manevî bakımdan aşağıya doğru yaşayabileceği düşüşü, Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildiriyor:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” [1]
Kul ile Allahu Teâlâ arasında yedi nefis mertebesi vardır. Bunlar “Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râziye, Marziyye ve Sâfiye” olarak sıralanır.
Nefs-i Emmâre, kötülüğü emreden nefis demektir. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, Allahu Teâlâ’yı inkâr eden veya iman ettiği hâlde Onun emirlerine uymayan kimse, nefsinin arzularına tâbi olur. Nefis, kişiye zina etmeyi emreder, o zina eder. İçki içmeyi emreder, o içki içer. Küfretmeyi emreder, o küfreder. Kısacası insanı kötülüklere sürükler.
Nitekim Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
“Nefis şiddetle kötülüğü emreder.” [2]
Nefis kötülüğü emreder; nefs-i emmâre mertebesindeki kişi ise bu emirlere tâbi olur.
Ancak kul, Allahu Teâlâ’nın hidayetine mazhar olup iman edince beş vakit namazını kılmaya, orucunu tutmaya, zekâtını vermeye ve Allahu Teâlâ’yı zikretmeye başlar. Gıybetten ve yalandan uzak durmaya gayret eder. Ne var ki bazen nefsine yenilir; dara düştüğünde yalan söyler, gıybet eder ve birtakım hatalara düşer.
İşte bu hâl, nefs-i levvâme mertebesiyle anlatılır.
Nefs-i levvâme, kişinin işlediği hatalardan dolayı kendisini kınayan nefstir. Nitekim Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
“(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim.” [3]
Kişi bir hata işlediğinde kendi kendine şöyle der: “Bir de namaz kılıyoruz. Bu işi de yaptık; keşke yapmasaydık!” İçinde bir rahatsızlık duyar. Yaptığı yanlıştan dolayı pişmanlık hisseder. İşte bu pişmanlık ve kendini kınama hâli, nefs-i levvâmenin alametlerindendir.
Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Nefs-i levvâme mertebesindeki kişi, bir hata işlediğinde pişmanlık duyar ve kendisini kınar. Fakat aynı hatayı tekrar tekrar işlediğinde, zamanla bu pişmanlığın şiddeti azalabilir. Bir müddet sonra kişi yaptığı hatadan dolayı nedamet duymamaya, hatta o günahtan zevk almaya başlayabilir. Nihayetinde, o günahı işlemekten kendisini alıkoyacak bir irade ortaya koyamaz ve giderek o fiile meyletmeye başlar.
İmam Şâfiî Hazretlerinin bu husustaki ikazı şöyle ifade ediliyor: “Buraya geldiyse hidayetten dalâlete büyük bir dönüş vardır.”
Kişinin, işlediğinde pişmanlık duyduğu günahlara zamanla alışması ve artık bunlardan rahatsızlık hissetmemesi, manevî bakımdan ciddi bir tehlikedir.
İşte bu sebeple Rabbimiz Zülcelâl Hazretlerine daima şöyle niyaz ediyoruz:
“Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme!” [4]
Rabbimiz, bizi böyle bir hâle düşürmesin. Bir zamanlar günahından dolayı pişmanlık duyan kalplerimizi, zamanla o günaha alışan ve artık ondan rahatsızlık duymayan kalpler hâline getirmesin. Allahu Teâlâ bizleri hidayet üzere sabit kılsın. Kalplerimizi hak yoldan ayırmasın.
Nefs-i levvâme mertebesindeki kul, burada biraz daha gayret gösterir; zikirle, ibadetle manevî yönden ilerlemeye çalışır. Üstadına olan muhabbeti de ziyadeleşirse nefs-i mülhime makamına ulaşır.
Nefs-i mülhime, ilham olunan nefis mertebesidir. Bu makama gelen kişide ilham hâlleri görülmeye başlar. Rüyasında Resûlullah Efendimizi ﷺ ve diğer peygamberleri görebilir. Resûlullah Efendimizden müjdeler alabilir. Bazen Onun ﷺ mübarek Ravza’sını ziyaret eder. Bazen de Onunla ﷺ zikir meclisinde bulunduğunu görür.
Nitekim Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene, sonra da ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”[5]
Kul, nefsini arındırmak için gayret gösterdikçe manevî bakımdan ilerler. Bu mertebede velâyet yolunda ilk işaretler ortaya çıkmaya başlar. Kul, Allahu Teâlâ’ya yakınlık yolunda ilerlerken bir üst mertebeye yükseldiğinde ise nefs-i mutmainne makamına ulaşır.
Nefs-i mutmainne makamına ulaşan kulun manevî müşahedeleri derinleşir. Namaza durduğunda Kâbe-i Muazzama’yı karşısında görür. Resûlullah Efendimize ﷺ salât ü selâm getirirken kendisini Ravza-i Mutahhara’da, Peygamber Efendimizin ﷺ mübarek Şebeke’sinin önünde müşahede eder. “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed” diyerek salavat getirir; kendisini Resûlullah Efendimizin ﷺ minberiyle hücre-i saadeti arasındaki mübarek mekânda görmeye başlar.
Mevlânâ Hazretlerini ziyarete gider; Mevlânâ Hazretlerinin kendisini kapıda karşıladığını müşahede eder. Tasavvuf yolunda bu tür müşahedeler, aynel yakîn kavramıyla ilişkilendirilir. Nitekim Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Tekâsür Suresi’nde şöyle buyuruyor:
“Sonra onu mutlaka gözünüzle kesin olarak göreceksiniz.”[6]
Bu mertebede kulun kalbî müşahedeleri derinleşir. Gece zikirle meşgul olduğu sırada cehennemin ateşini, cennet-i âlânın nimetlerini ve güzelliklerini müşahede eder.
Abdullah Babamız bu makamı “kabir hâline vâkıf olmak” sözüyle anlatırdı. Yani kulun, Allahu Teâlâ’nın izniyle, kabir âlemine ve oradaki hâllere dair müşahedelere mazhar olması; vefat etmiş kimseleri ve Allah dostlarını manevî olarak görmesi şeklinde açıklanır.
Şeyhlik Vazifeleri
Onun için Türkiye’de beş çeşit şeyhlik vazifesinden söz edilir.
Birincisi, aşiret şeyhidir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bu tür şeyhlere rastlanır. Aşiretin başında bulunur, aşiret mensupları üzerinde söz sahibidir. Vefat ettiğinde ise aşiretin ileri gelenleri, en yetkili gördükleri kişiyi onun yerine getirirler.
İkincisi, kürsü şeyhidir. Bunlar kürsülerde vaaz ve nasihat eden, insanlara dinî konularda öğüt veren kimselerdir. Mesela Tahir Hoca gibi vaaz ve nasihatleriyle tanınan kimseler bu grupta zikredilir.
Üçüncüsü, tekke şeyhidir. Tekkesinde oturan, yaşını almış, pîr-i fânî bir zattır. İnsanlar kendisine hürmet gösterir, duasını almak ve yanında bulunmak isterler. Ancak burada bulunması, mutlaka fiilî bir irşat vazifesi yürüttüğü anlamına gelmez. Bazen teberrüken orada bulunur.
Dördüncüsü, ders şeyhidir. Bu zat, müridlerine belli dersler verir ve bu derslerin nasıl uygulanacağını tarif eder. “Şu zikri şu kadar çekeceksin, bunu da şu şekilde yapacaksın.” diyerek takip edilecek usulü bildirir. Bu vazifeyi yerine getiren şeyhler, nefs-i mutmainne makamıyla ilişkilendirilir. Bu sebeple kendilerinden aynel yakîn sahibi şeyhler olarak da söz edilir.
Beşincisi ise hâl şeyhidir. Hâl şeyhleri, mürşid-i kâmillerdir. Bunlar yalnızca ders tarif eden değil, manevî irşat ve rehberlik vazifesini üstlenen zatlardır.
Üstadımız Abdullah Babamız, daha önce bahsettiğimiz manevî hâlde iken kendisine vazife verileceği sırada Abdülkadir Geylânî Hazretleri ile Ahmed er-Rufâî Hazretlerinin geldiklerini ve kendisine:
“Evladım, şu ders verme yetkisini sana veriyoruz.” dediklerini anlatırdı.
Üstadımız ise bu teklife karşılık:
“Kabul etmem.” diye cevap verir.
Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle der:
“Bu makamda olup da ayağı kayan çok oldu.”
Peki, bunun sebebi nedir?
Mürşid-i kâmiller, Allahu Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin “El-Hafîz” isminin tecellisine mazhar olurlar. Bu tecelliyle Allahu Teâlâ’nın muhafazası altındadırlar. Peygamberler ismet sıfatına mazhar olup günahlardan korunmuşlardır. Mürşid-i kâmiller ise Allahu Teâlâ’nın muhafaza ettiği, mahfuz kullardır. Bu muhafaza sayesinde şeytan onları hak yoldan döndüremez.
Mürşid-i kâmillik vazifesi, Resûlullah Efendimiz ﷺ tarafından bizzat verilen bir vazifedir. Pîrân Efendilerimiz tarafından verilen ders verme yetkisi ise mürşid-i kâmillik vazifesi değildir. Bu sebeple, yalnızca Pîrân Efendilerimiz tarafından ders verme yetkisi verilen kimseler, mürşid-i kâmillere mahsus olan manevî muhafaza altında bulunmazlar.
Peki, insanın yanındaki şeytan nedir?
İnsan dünyaya geldiğinde, kendisine bir de karîn eşlik eder. Karîn, insanı vesveseleriyle etkileyen şeytandır. Ömrü boyunca insanın yanından ayrılmaz; onu kötülüğe yöneltmeye çalışır.
Kul, nefs-i mutmainne mertebesinden sonra manevî yolculuğuna devam eder ve altıncı makam olan nefs-i marziyye mertebesine ulaşır. Bu makamda, Rabbimiz Zülcelâl Hazretlerinin “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”[7] ayet-i kerimesinde bildirdiği rıza hâli tecelli eder. Bu mertebeden sonra, kulun yanındaki karîn de iman eder.
Nitekim Resûlullah Efendimiz ﷺ, ashâb-ı kirâma şöyle buyurmuştur:
“Sizden her birinizin bir şeytanı vardır.”
Ashâb-ı kirâm bunun üzerine:
“Yâ Resûlullah! Sizin de şeytanınız var mı?” diye sordular.
Resûlullah Efendimiz ﷺ şöyle buyurdu:
“Evet, Benim de var. Ancak Allah, ona karşı Bana yardım etti; o da teslim oldu ve Bana ancak hayrı emreder hâle geldi.”[8]
Peygamberler de seyrüsülûk ederler. Peki, Resûlullah Efendimizin ﷺ seyrüsülûku nerede gerçekleşmiştir? Miraç’ta değil mi? Efendimizin ﷺ Miraç Gecesi’nde yedi kat göğü aşması ve ilahî huzura yükselmesi, bu manevî yolculuğun en yüce örneğidir.
İşte bu manevî yolculukta, altıncı makam olan nefs-i marziyye mertebesine ulaşan kul, Rabbimiz Zülcelâl Hazretlerinin razı olduğu kullar arasına girer. Başta okuduğumuz ayet-i kerimelerde bildirilen Allah dostlarının vasıfları da bu hakikati ortaya koyar.
Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Yûnus Suresi’nde şöyle buyuruyor:
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.” [9]
Bu zatların sûretine şeytan-ı aleyhillâne giremez. Çünkü onlar, sîret ve sûret bakımından Resûlullah Efendimize ﷺ benzerler. Bir tutam sakalları olur. Onları gördüklerinde, manevî hakikatleri tanıyan ruhlar kendilerini hemen tanır.
Allahu Teâlâ Zülcelâl Hazretleri, evliyasını sıfatlarında fânî kılarak onların hâlini zerreden küreye bütün mahlûkata bildirir.
Peki, bunun hikmeti nedir?
Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, hadis-i kutsîde şöyle buyuruyor:
“Kulum Benimle meşgul olmaya başlayınca onun fikrini, zikrini, lezzetini ve maksadını kendi zikrim üzere sabit kılarım. Kulum, Bana âşık olur, Ben de kulumu severim. Halkın yanıldığı yerde onlar yanılmazlar. Onların sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Onlar gerçekten Benim yiğit ve bahtiyar kullarımdır. Ne zaman yeryüzündekilere azap etmeyi murat etsem onları hatırlarım da onlar hürmetine bütün belâ ve musibetleri kaldırırım.”[10]
İşte sohbetimizde anlatılan mürşid-i kâmiller, bu manevî vasıflarla açıklanır.
Akşemseddin Hazretlerine, “Efendim, insanlar tövbe edip mürşid-i kâmillere biat ediyorlar. Böyle bir şey dinde var mıdır?” diye sorduklarında, Akşemseddin Hazretleri şöyle cevap verir:
“Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın ashâbının kendisine nasıl biat ettiğini görmedin mi? Hepsi geldi, elinden tutup da ‘Yâ Muhammed, bizi kurtar!’ demedi mi?”
Burada bazı kimseler, mürşide bağlanmayı eleştirerek şöyle derler: “Allah ile kul arasına putlar koyuyorsunuz.”
Ardından da Rabbimiz Zülcelâl Hazretlerinin şu ayet-i kerimesini delil olarak getirirler:
“Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. Onu bırakıp da birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler.” [11]
Oysa oradaki ifade nedir, biliyor musunuz?
Peygamber Efendimiz ﷺ, insanları bir olan Allah’a davet edip putları terk etmelerini istediğinde şöyle dediler:
“Biz şimdi bu üç yüz altmış putu bırakacağız da Senin bir tek Allah’ına mı yöneleceğiz? Bunca ilahı tek bir ilah mı yapacağız? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”[12]
Peygamber Efendimiz ﷺ ise onların bu tutumlarının sapıklık olduğunu bildirdi.
Ben, hiçbir zaman bir kimsenin eline tesbih alıp da “Mevlânâ, Mevlânâ; Abdülkadir Geylânî, Abdülkadir Geylânî; Abdullah Baba…” diye zikir çektiğine şahit olmadım. Siz oldunuz mu?
Biz Allah’ın dostlarını, Allah’a dost oldukları için severiz. Allahu Teâlâ, onlarla beraber olmamızı emrettiği için severiz. Nitekim Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” [13]
Şimdi bir insan hastalandığında, elini kaldırıp Allah’a şöyle dua etsin:
“Yâ Şâfî! Bana şifa ver.”
Rivayet olunduğuna göre Mûsâ Aleyhisselâm bir hastalığa yakalandı. İsrâiloğulları yanına gelip hastalığını teşhis ettiler ve:
“Şu ilaçla tedavi olursan iyileşirsin.” dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm ise:
“Allah bana ilaçsız şifa verinceye kadar tedavi olmayacağım.” dedi.
Hastalığı uzayınca İsrâiloğulları tekrar yanına gelip:
“Bu hastalığın ilacı bellidir, tecrübe edilmiştir. Biz bu ilaçla çok kısa sürede iyileşiyoruz.” dediler.
Fakat Mûsâ Aleyhisselâm yine tedaviyi kabul etmedi. Bunun üzerine hastalığı daha da şiddetlendi.
Nihayet Allahu Teâlâ ona şöyle vahyetti:
“İzzetim ve celâlim hakkı için, onların söylediği o ilaçla tedavi olmadıkça sana şifa vermeyeceğim!”
Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm:
“Beni bahsettiğiniz o ilaçla tedavi edin.” dedi.
İlacı uyguladılar ve Mûsâ Aleyhisselâm iyileşti. Ancak bu hadise üzerine onun kalbinde bir merak hâsıl oldu. Bunun ardından Allahu Teâlâ ona tekrar vahyetti:
“Sen tevekkülünle Benim kâinata koyduğum hikmeti mi iptal etmek, değiştirmek istiyorsun? Maddelerin içerisine o faydalı özellikleri yerleştiren kimdir? İlaçlara şifa tesirini veren kimdir? Şüphesiz onları yaratan da Benim, onlara iyileştirme görevini veren de Benim!”[14]
İşte Allahu Teâlâ Azze ve Celle, tıp ilmi üzerinde çalışıp insanlara şifa vesileleri sunan kimseyi, “Şâfî” isminin mazharı kılıyor.
Bir başkası çalışıyor, işinde başarılı oluyor. Allahu Teâlâ onun hizmetine üç yüz kişi veriyor; o da onlarla birlikte çalışıyor. Böylece “Rezzâk” isminin mazharı oluyor.
İşte Allah’ın dostları da Allahu Teâlâ’nın “Velî” isminin mazharı oldukları için insanlara Allah’a giden yolu gösteren, onların Allah’a dost olmalarına vesile olan kimselerdir.
Mevlânâ Hazretleri bu hakikati şöyle ifade ediyor:
“Mürşid-i kâmillerin de insanı Allah’a götürdüğünü garipseme! Nice çukurları doldurur, tepeleri düzlerler de o mübarek zatların Arş-ür Rahmân’da bastıkları ayak izlerine, tâ müntehâya kadar seni de ulaştırırlar. Vesselâm.”
Allahu Zülcelal Hazretleri hiç kimseyi başıboş bırakmamıştır. İlla ki bir mürşid-i kâmilin manevi himmet ve feyzi altında olur insanlar.
Eskiden mürşid-i kâmile müntesip olmayan hiç kimse yokmuş. Niye? “Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle çağıracağız”[15] buyuruyor Allahu Teâlâ.
Şu ayet-i kerimeyi tefekkür edip yarın mahşer gününde kiminle kalkacağız diye hiç düşündünüz mü?
Burada kiminleysen orada da onunlasın. Onun için her şey burada ayarlanıyor. Ateş de burada, köşk de burada…
Hocam böyle bir mürşidi kâmile bağlandığımız zaman ne olur?
"Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir." [16]
Buradaki ruhtan kast olunan Allahu Teâlâ Zülcelal Hazretlerinin kendisine peygamber varisi yetkisi vermiş olduğu mübarek zatlardır. Onun için eğer mürşid-i kâmil olduğunu söyleyen bir kimse görürseniz sorun:
“Acaba bize manevi vazifenizi nasıl aldığınızı anlatabilir misiniz? Size bu manevi vazifeyi kim verdi?”
Şayet, “Bana vazifeyi şeyhim verdi. Ya da Mevlana Hazretleri verdi. Geylani Hazretleri verdi.” gibi bir cevap duyarsanız, o kişinin mürşid-i kâmil olmadığı açıktır.
Çünkü mürşid-i kâmillere vazifeyi kim verir? Cenabı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam verir.
Muhammed Şemseddin Sirri Hazretlerinin “Miftahü'l Kulûb” isimli eseri var. Kendisi Nakşibendi şeyhidir.
Hazreti Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam rüyasına gelerek "Evladım, acayip zamanlara geldik. “Gerçek mürşid-i kâmil kimdir?” anlat, güzelce yaz. Ümmeti Muhammed aldanmasın, mürşid-i kâmilleri öğrensinler…" buyurunca bu eserini yazmıştır.
Mürşid-i kamilerin en büyük özellikleri, şekil ve suretlerine kesinlikle şeytan-ı aleyhillane giremez.
Mürşid-i kâmiller beş yerde insanın yanında olurlar.
Bir, son nefeslerinde iman ile gitmesi için başucunda bulunurlar.
Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin yanına gidiyor.
"Efendi hazretleri, size müntesip olacağım ama bazı suallerim var."
Mübarek "Sor oğlum." diyor.
Efendi Hazretleri,
"Ölür iken şeytan-ı aleyhillane gelecek, son nefesimde yanımda bulunabilecek misiniz? Kabre indirildiğim zaman Münker Nekir meleğinin yanında, bunun imanı da bizim imanımızdandır, diyebilecek misiniz? Var mı öyle bir yetkiniz? Haşır sabahı Livaül Hamd Sancağı’nın altına götürebilecek yetkiniz var mı? Mizan’da hesap görülürken şefaatçiler olacak. Siz orada bulunabilecek misiniz? Bir de Sırat’ta da şefaatçiler olacak. Orada bulunabilecek misiz? Var mı böyle yetkileriniz?” diye soruyor.
Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri diyor ki,
"Evladım, maşallah önce Seni tebrik ederim. Buna şecaat derler. Allah Senden razı olsun. Tabii ki soracaksın. Bunlar ahiretini ilgilendiriyor.
Evladım, Allah'ın Resulü bize vazifeyi tevdi ederken bunların hepsini de verdi elhamdülillah. Ancak bizim yolumuzu terk eder de başka yere gidecek olursan benim sana yapacağım bir şey yok.”
Zira şeriatın dışına çıkan kişiye şeyh de bir şey yapamaz. Onun için maneviyatınızı teslim edeceğiniz insanların dış görünüşlerine değil manevi yetkilerine dikkat edin. Yunus Emre Hazretleri diyor ya "Dervişlik olsaydı tac ile hırka, biz de alırdık otuza kırka"
Onun için o işler kisveyle olmuyor. Olduğun gibi görüneceksin, göründüğün gibi olacaksın.
Allah'ım rızasından ayırmasın.
Son olarak kardeşlerim sabah hanenizden çıkarken veyahut da daraldığınız zaman “Üç İhlas, Bir Fatiha” okuyun, Abdullah Baba’mın ruhuna bağışlayın. “Himmet Efendim” deyin gerisini bırakın. Abdullah Baba’m cennet mekânın himmeti de feyzi de bereketi de Allah'ın izni inayeti ile yeter, artar.
Allah hepinizden razı olsun. Cumanız, geceniz mübarek olsun inşallah.
[1] Tîn Suresi, 4-5
[2] Yûsuf Suresi, 53
[3] Kıyâmet Suresi, 2
[4] Âl-i İmrân Suresi, 8
[5] Şems Suresi, 7-9
[6] Tekâsür Suresi, 7
[7] Beyyine Suresi, 8
[8] Müslim, Münâfikûn, 69-70; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115.
[9] Yûnus Suresi, 62-64
[10] Ebu Nuaym el-İsfahanî, Hilyetü'l-Evliyâ ve Tabakâtü'l-Asfiyâ (Cilt 6, s. 165).
[11] Zümer Suresi, 3
[12] Tirmizî, Sünen; Taberî, Câmiu’l-Beyân
[13] Tevbe Suresi, 119
[14] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4. cilt
[15] İsrâ Suresi/71
[16] Mücâdele Suresi 22


