ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA HAZRETLERİNİN MANEVİ IŞIĞINDA YAPILAN PERŞEMBE SOHBETLERİNİN
METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ HALİNE HER HAFTA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ.
KAZA, KADER VE İLAHi RIZAYA TESLİMİYET

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerinin katında kıymetimiz var ki, bir cuma akşamında daha kendisini zikretmemiz için bizleri bir araya topladı. Şu anda başka bir yerde de olabilirdik. Rabbim muhafaza buyursun.

Allah-ü Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Her kim Rahmân olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse Biz, ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.”[1]

Rabbim bizleri bu hâllerden, bu durumlardan muhafaza buyursun inşallah.

Aksal gayemiz Allah'a kul olmaktır. Kulluktaki gaye ise Allah'ın rızasını kazanmak, cennete ve Cemâl-i İlâhî'ye ulaşabilmektir.

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, hangimizin daha hayırlı amel işleyeceğini sınamak için hayatı ve ölümü yaratmıştır. Bizleri, “Dârü'l Fiten”[2] dediğimiz bu imtihan hanesinde, nefis ve şeytanı da dâhil ederek, büyük bir mücadelenin içerisine koymuştur.

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır.”[3]

Öyleyse Allah'ın rızasını kazanmak aksal gayedir.

Kader Nedir, Kaza Nedir?

Kader nedir? Kaza nedir? Kısaca bunlardan bahsetmek istiyorum.

Kader, Allah-ü Teâlâ'nın ezelde kâinatta olacak her şeyin zamanını, yerini, özelliklerini ve nasıl gerçekleşeceğini, henüz bunlar vuku bulmadan bilmesi ve bunların Levh-i Mahfûz'da takdir edilmiş olmasıdır. Kısacası kader, Allah'ın olmuş ve olacak her şeyi bilmesidir.

Kaza demek trafik kazası demek değildir.

İlâhî planın ezelde takdir edilmesine kader, zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratılmasına ve gerçekleşmesine ise kaza denir.

Kaza, Allah'ın hükmü demektir. Kader Allah'ın ilim sıfatıyla, kaza ise yaratma ve gerçekleştirme yönüyle açıklanır.

Hani “Kaza ve kadere iman ettik.” diyoruz.

Cibrîl-i Emîn, Dıhyetü'l Kelbî'nin sûretinde geldi. Üzerinde beyaz elbiseler bulunan, hiçbir yolculuk emaresi taşımayan, saçları son derece siyah, elbiseleri son derece beyaz, nûrânî bir zât geldi.

“Yâ Muhammed! İman nedir?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:

“Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere; hayrın ve şerrin Allah'ın takdiriyle olduğuna iman etmendir.” [4]

İşte kaza ve kader, imanın şartlarındandır. Kader inancı olmadan iman esasları tamamlanmış olmaz.

Allah'ın bütün kullar ve kâinat üzerindeki takdirinin, ilâhî ilmi ve hükmü çerçevesindeki programının adına kader denir.

Kaza da Allah'ın hükmünün gerçekleşmesidir.

Hani “Kaza ve belâdan Allah sizi muhafaza buyursun.” diyoruz. Burada kaza kelimesinin asıl anlamını bilmek gerekir. Çünkü kaza, Allah'ın hükmü ve takdiriyle gerçekleşen hadise anlamında kullanılır. Dolayısıyla kaza ile belâyı aynı şey zannetmemek gerekir.

Allah'ın hükmünden de, belâlardan da bizi uzaklaştırmasını istemek başka; Allah'ın hükmüne teslim olmak başka bir meseledir.

Dolayısıyla burada mevzu edilen “kaza”, Allah'ın vermiş olduğu hüküm ve takdirin gerçekleşmesidir.

Kula bir hüküm verildiği zaman kul da buna rıza gösterirse, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin rızasına yaklaşır.

Onun için Rabbimiz Beyyine Sûresi'nde şöyle buyuruyor:

“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. Onların Rableri katındaki ödülleri, altından ırmaklar akan ve içinde devamlı kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. İşte bu, Rabbini sayıp Ondan korkanlar içindir.” [5]

Ancak orada bir şart koyuyor Allah-ü Teâlâ...

Onlar kimlerdir?

Sanki Allah'ı görüyormuş gibi kulluk eden, Allah'ın her an kendisini gördüğünün şuurunda olan kimselerdir.

Cibrîl-i Emîn “Yâ Muhammed, ihsan nedir?” diyordu değil mi?

Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam ne buyuruyordu?

“İhsan, Allah'a Onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen, Onu görmüyorsan da O, seni görüyor.”[6]

Bu da Cibrîl hadisinin ihsan bölümüdür.

Öyle olunca Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri her hâlimizi, her durumumuzu biliyor ve bize ona göre muamele ediyor.

Başımıza Gelen Sıkıntılar

Peki, başımıza çok sıkıntılar geliyor. Bu hususta ne dersiniz?

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.”[7]

“Allah-ü Teâlâ bize merhamet ediyorsa gayrimüslimlerin hiç öyle bir dertleri yok. İsyanlarına rağmen müthiş bir refah içerisinde yaşıyorlar.” deniliyor.

Dikkat edin buraya!

Dünyevî refah, tek başına Allah'ın rızasının ölçüsü değildir. Mü’minin başına gelen sıkıntılar bazen onun günahlarına kefaret, bazen ikaz, bazen de manevî derecesinin yükselmesine vesile olabilir.

Allah-ü Teâlâ kuluna verdiği nimetle de, imtihan ettiği sıkıntıyla da kulunu terbiye eder.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'dan nakledilen bir rivayette şöyle ifade edilmektedir:

“Mü’min dua ettiği zaman Allah-ü Teâlâ Cebrâil Aleyhisselâma: ‘Onun isteğini hemen yerine getirme; zira Ben onun sesini, Bana yalvarmasını seviyorum.’ buyurur. Fâsık veya münafık dua edince de: ‘Bunun isteğini hemen yerine getirin; zira Ben onun sesini sevmiyorum.’ buyurur.”[8]

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin bizi her dem görüp bildiğinin şuurunda olacağız.

Bela, İmtihan ve Rahmet

Tefsir ve tasavvuf kaynaklarında şöyle bir kıssa nakledilir:

Zamanında bir âşık, belki de sevilmeyecek bir kimseyi sevmiş. Bundan ötürü ne yaşandı ise adamı yakalamışlar ve yüz değnek cezasına mahkûm etmişler. Değnekle vurmaya başlamışlar. Doksan dokuz tanesini vurmuşlar. Âşık gözünü dahi kırpmamış.

Yüzüncüyü vurduklarında ise ağlamaya başlamış.

Orada bulunan Allah erlerinden biri:

“Hayırdır efendi! Doksan dokuzunda gözünü kırpmadın, fakat yüzüncüsünde ağlamaya başladın. Niye böyle oldu?” diye sormuş.

Âşık:

“Doksan dokuzunda da sevdiğim kız hep yüzüme bakıyordu. Onu gördükçe hiç umursamıyordum. Ancak yüzüncüye gelince başını şöyle çevirdi ya, işte o zaman içim yandı.” demiş.

İşte, bizler Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerinin rahmetinin içerisindeyiz.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.”[9]

Böyle olunca karşılaştığımız hadiselerde neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemediğimiz için, “Niye bu böyle oldu? Niye böyle olmadı?” şeklinde serzenişlerde bulunmak kulluğun şiarından değildir.

Abdullah b. Mes'ûd Hazretlerinden şöyle bir söz nakledilmiştir:

“Çakmak taşı veya kor ateş yalamak yahut avucumda kor ateş tutmak, Allah'ın takdir ettiği bir şey için ‘Keşke olmasaydı’, takdir etmediği bir şey için de ‘Keşke olsaydı’ demekten bana daha sevgilidir.”[10]

Rabbim muhafaza buyursun inşallah.

Efendimiz aleyhissalatü vesselam Hazretleri buyuruyorlar ki;

“Kulum bir darlığa ve fakirliğe maruz kaldığında insanlara şikâyette bulunmaz, 'Rabbim! Dünyalık nasibim ve rızkım bu kadarmış, Sana hamdolsun' diyerek rıza gösterirse; Ben de onun bu sabır ve rızasına karşılık ahirette ona öyle nimetler ihsan ederim ki, dünyada çektiği darlığı tamamen unutur.” [11]

Hamd ve Şükür

Evet, sıkıntılı durumlarda şükretmeyecektik; hamd edecektik, değil mi?

Az olan, sıkıntılı olan şeylere hamd ederiz. Bol olan, hoş olan nimetlere şükrederiz.

Başa bir dert, hastalık veya sıkıntı geldiğinde “Yâ Rabbi! Sana şükürler olsun.” demek yerine, “Yâ Rabbi! Hamd olsun.” demek daha uygun bir ifade olarak görülmüştür. Çünkü şükür, nimete karşılık yapılan bir teşekkürdür. Sıkıntı hâlinde ise kulun Allah'ın hükmüne teslimiyetini ve Onu her hâlükârda övmesini ifade eden hamd daha münasiptir.

Allah-ü Teâlâ'nın ihsan ettiği bolluk, ferahlık, âfiyet, huzur ve nimet anlarında ise şükredilmelidir. Zira Cenâb-ı Hak:

“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”[12] buyurmuştur.

Kul, verilen nimetlere ve ferahlığa şükrettikçe Cenâb-ı Hak o nimeti artırır.

Hidayet ve Islah

Eğer bir kimsenin iyi olmasını istersek hidayet dileriz. Eğer kâfirler veya münafıklar için, bela ve musibetleri sebebiyle bir şey dileyeceksek onların ıslahını dileriz, değil mi?

Bir Müslümana veyahut çocuğumuza “Allah seni ıslah etsin.” demek de her zaman bizim muradımızı karşılayan bir ifade olmayabilir. Çünkü ıslahın nasıl gerçekleşeceğini Allah bilir.

Bir gün İbrahim Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretleri baktı; kurtlar koyunlarını kapıyor.

“Şu kurtları ıslah eyle Allah'ım!” dedi.

Ertesi sabah oldu. Dağlar, taşlar, her yer kurtların ölüsüyle doluydu.

Dedi ki:

“Yâ Rabbi! Ben bunları öldür demiyordum ki! ‘Islah et!’ dedim.”

Allah-ü Teâlâ Hazretleri:

“Ey İbrahim! Benim ıslahım bu şekilde olur; ona göre hareket et!” buyurduğu nakledilir.

Onun için ezbere konuşmayacağız. Neyi öğrendik bugün?

Kazanın, belânın aynı şeyler olmadığını; ıslahın ve hidayetin birbirinden farklı olduğunu.

İnsan Allah'a Nasıl Teslim Olur?

Peki, insan nasıl Allah'a teslim olacak?

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, İbrahim Aleyhisselâmın meselesini anlatırken onun Allah'ın emrine itiraz etmeden teslimiyetinden bahsediyor.

İbrahim Aleyhisselâm oğluna:

“Ey oğlum! Rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Senin bu konu hakkındaki görüşün nedir?” dedi.

İsmail Aleyhisselam; “Ey babacığım! Sen neyle emrolunduysan onu muhakkak yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi.[13]

Sabır birinci aşamadır. Sabrın hemen üzerindeki, Allah'ın hükmünü gönül hoşluğuyla karşılama hâline de rıza denir.

İbrahim Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerini tam ateşe atacaklar.

Cibrîl-i Emîn geldi:

“Sana yardım edeyim, yardım ister misin?” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm:

“Âlemlerin Rabbi olan Allah beni görüyor mu?” dedi.

“Görüyor.” dedi.

“Halime vâkıf mı?” dedi.

“Vâkıf.” dedi.

“O zaman benim sana niye ihtiyacım olsun? O, gereğini yapar!” dedi.

İbrahim Aleyhisselâm şöyle de diyebilirdi:

“Beni peygamber yaptınız, tebliğde bulundurdunuz. Bunlar da beni aldılar, elimi ayağımı bağladılar, ateşleri yaktılar. Şimdi mancınığın içine koydular, birazdan atacaklar. Bu reva mıdır bana?” diyebilir miydi?

Fakat demedi.

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri bu hadiseyi bize ibret olsun diye veriyor.

Allah-ü Teâlâ hepimize şuur versin inşallah.

Onun için hayır da gelse, şer de gelse muhakkak ki: “Rabbimiz bize bundan bir hayır murat edecektir.” şuuru içerisinde hareket etmemiz gerekiyor.

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Sana bir darlık, bir dert gelirse istiğfar et! Çünkü dert ve darlık Allah'ın emriyle ve Onun izniyle gelmiştir. O, ‘Ey dert ve sıkıntı! Git, o kulun kapısını çal! Belki o sızlanır da Bizi hatırlar, dergâhımıza sığınır.’ buyurmuştur.”[14]

 “Sübhânallâhi ve bihamdihî, Sübhânallâhil-Azîm ve bihamdihî, estağfirullah” diyelim.

Peygamber Aleyhissalatü vesselam da, “Eğer imanınızın tadını almak istiyorsanız:

“Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak Muhammed'den râzı olan kimse imanın tadını tatmıştır.” [15] buyuruyor.

Böyle dediğiniz zaman başınızda sıkıntı ve belalar da olsa Allah'ın izniyle iman neşesini tadarsınız.

Onun için Allah yolunda olanların, Allah davasına çıkanların, gözünü kırpmadan Allah yolunda baş vermelerinin sebeplerinden biri de iman neşesini tatmalarıdır.

Rabbim bizlere de o şuuru versin inşallah.

Hızır Aleyhisselâm ve İlâhî Hikmet

Hızır Aleyhisselâmın ilmi ledün sahibi olduğuna dair İslâmî gelenekte geniş bir anlatım vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ise onun adı açıkça zikredilmez; Kehf Sûresi'nde Hz. Mûsâ'nın karşılaştığı “kullarımızdan bir kul” ifadesiyle anlatılır:

“Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” [16]

Musa Kelîmullah ile bu salih kulun kıssasında, insan aklının görünürde şer gibi gördüğü bazı hadiselerin ardında Allah'ın bildiği hikmetlerin bulunabileceği gösterilmektedir.

Hızır Aleyhisselâm ile Musa Aleyhisselâmın yolculuğunda, geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi ve duvarın düzeltilmesi gibi hadiseler anlatılır.

Musa Aleyhisselâm, çocuğun öldürülmesine itiraz ettiğinde Hızır Aleyhisselâm sonunda işin hikmetini şöyle açıklar:

“Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü’min kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk. Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”[17]

Üstadımız Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri, bu hadisenin gerçekleşme şeklini ayrıca şöyle aktarmıştır:

Hızır Aleyhisselâm, “Settar Allah” diyerek görünmez bir hâle bürünmüştür. O esnada kendisini yalnızca Hz. Musa görmekte, etraftaki diğer insanlar görememektedir. Oradan geçmekte olan bir hayvan ürkmüş, ürken hayvanın çifte atması sonucu bu çifte çocuğun kulağına isabet etmiş ve çocuk orada vefat etmiştir.

Musa Aleyhisselâm hemen karşı gelerek:

“Niye öldürüyorsun?” deyince Hızır Aleyhisselâm:

“Seninle yolculuk buraya kadar. Sen pazarlığı bozdun. Yaptığım hiçbir şeye itiraz etmeyecektin.” demiştir.

Ve işin nihayetini açıklamıştır.

Rabbimizin bildirdiği hakikat şudur:

Çocuğun annesi ve babası salih kimselerdir. Fakat evlatları gelecekte küfür ehli olacak bir kimse olacaktır. Anne ve babasının büyük bir sıkıntıya düşmemesi için Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, o çocuğun orada ölmesini takdir etmiş; onun yerine daha hayırlı bir evlat vermeyi murat etmiştir.

Musa Aleyhisselâm:

“Nasıl bir bedel olacak? Gelecekte ne olacak?” deyince, Hızır Aleyhisselâm:

“İkimiz dua edeceğiz.” demiştir.

Rabbimiz bu hadiseyi şöyle anlatıyor:

“Böylece Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.” [18]

Meşâyıh-ı kiramdan nakledildiğine göre o duanın karşılığında Allah-ü Teâlâ, o çocuğa bedel olarak, o ebeveyne bir kız çocuğu nasip etti ve o kız çocuğunun neslinden de on iki peygamber geldiği rivayet edilmiştir.

Onun için Allah'ın sistemini, kuvvet ve kudretini kendi akıllarımızla ölçmeye kalkmayalım.

Allah'ın sistemi iman ile ölçülür.

Allah-ü Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Bu Kur'an bütün insanlık için bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.”[19]

İşte takvâ sahibi olmak, o şuura erebilmektir.

Rabbim bizleri o şuura erdirsin inşallah.

Allah'ın kuvvet ve kudreti karşısında bizler âciziz. Bize düşen, Ona teslim olmak ve Ona tevekkül etmektir.

Allah'a Tevekkül

Rabbimiz Tevbe Sûresi'nde şöyle buyuruyor:

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ilâh yoktur. Ben yalnız Ona tevekkül ettim. O, büyük Arş'ın Rabbidir.”[20]

Bir insan bunu, ihlasla söylemese bile günde yedi kere söyledi mi Allah-ü Teâlâ bütün olmazlarını oldurur. Zira Arş’ın Sahibi olan Allah'a tevekkül etmenin çok büyük bir yüceliği vardır.” buyuruyor Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam.

Zira Arş'ın Rabbi olan Allah'a tevekkül etmenin elbette çok büyük bir yüceliği vardır.

Çünkü bir hadise cereyan edeceği zaman, Allah'tan bir hüküm ortaya çıkacağı zaman, önce Allah'ın emri ve ilmi çerçevesinde meydana gelir.

Birincisi ilimdir. Allah'ın ilminden çıkar.

O ilim, Allah'ın güç ve kuvvetine ulaştırır. Güç ve kuvvetine varınca Allah'ın hikmetine ulaştırır.

Hikmet nedir?

Bütün hakikatlerin özüdür. O öze vardırır. Ondan sonra da Allah'ın rahmetine vardırır.

Bu dört perdeden geçtikten sonra hadise kulun karşısına çıkar.

Yani Allah bize anamızdan, babamızdan daha merhametli mi?

Hikmet olarak bütün hakikatleri en iyi bilen mi?

Kudret olarak her şeye güç yetiren mi?

İlim olarak her şeyi bilen mi?

Evet!

O zaman sınırlı bir varlık olarak Allah'ın hükümlerine itiraz ederek karşı koymamız ancak cahilliğimizdendir.

Rabbim bizleri affetsin.

İman neşesiyle yaşamayı, iman neşesiyle ölmeyi nasip ve müyesser eylesin.

Bütün bunların idrak ve şuuruna varabilmek, ancak idrak ve şuura varmış bir mürşid-i kâmilin himmet ve nazarıyla mümkün olur.

Çekmiş olduğunuz o evrâd-ı şerifeler, muhakkak ki o rabıtanız, sizi Allah'a ve Resûlüne ve dinde ince bir anlayış sahibi olmaya götürür.

Rabbim bizleri dâim ve kāim eylesin.

Allah hepinizden razı olsun.

Geceniz mübarek olsun.

Allah'a emanet olun.

[1] Zuhruf Suresi 43/36

[2] fitnelerin, kargaşanın, imtihanların ve iç çatışmaların yaşandığı yer/diyar

[3] Ankebût Suresi 29/69

[4] Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16

[5] Beyyine Suriye, 98/7-8

[6] Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16

[7] Şûrâ Suresi, 42/30

[8] İbn Neccar; Râmûzü’l-Ehâdîs, s. 473

[9] Tûr Suresi , 52/48

[10] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Zühd 34586; Ahmed b. Hanbel, Kitâbü'z-Zühd, s. 156; İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Kaza ve Kader / Rıza Bölümü

[11] İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Sabır ve Şükür Bölümü; Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs

[12] İbrâhîm Suresi, 14/7

[13] Sâffât Suresi, 37/102

[14] Mesnevî, Cilt 3

[15] Müslim, İman, 56

[16] Kehf Suresi, 18/65

[17] Kehf Suresi, 18/80-81

[18] Kehf Suresi, 18/81

[19] Âl-i İmrân Suresi, 3/138

[20] Tevbe Suresi, 9/129

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.