.png)
.png)

.png)

.png)
Allah-ü Teâlâ cümlemizden razı olsun. Korktuklarımızdan hıfz-ı muhafaza eylesin. Umduklarımıza nail kılsın. Cemî’an Kur'an’a sarılmayı nasip ve müyesser eylesin. Nefislerimize, hevâ ve heveslerimize bırakmasın inşallah.
İnsanoğlu kâinata Allah’a kul olmak için yaratılmıştır. Allah-ü Teâlâ’nın murad-ı ilahisi de, kulların hangisinin güzel amel işleyip işlemediğini sınayıp, cennet ve cemal-i ilahiyesine mazhar kılmaktır. Bundan dolayıdır ki Rabbimiz Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri:
“O ki hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[1] buyuruyor.
İnsanın kendi hakikatini anlamadan kul olması mümkün değildir. Çünkü Allah-ü Teâlâ Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri, Hazreti Peygamber (aleyhissalatü vesselam) Efendimize[2] buyurduğu şekliyle; “Mûtû kable ente mût” yani “Ölmeden önce ölünüz.”[3] buyuruyor. Bunun sebebi de nefsini bilmesidir. “Nefsini bilen de Rabbini bilir.” diyor Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam).
Dünya hayatında hakikati idrak eden insan, dünyada ölü, hakikatte diri olan insandır. Oysa Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.”[4] buyuruyorlar.
Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri buyuruyor ki:
“…Ona (şekil verip) ruhumdan üflediğim zaman…”[5] İşte bu ilâhî hitapla Âdem Aleyhisselâm’a hayat verilmiştir. O ana kadar kuru bir testi gibi olan ceset, ruhun üflenmesiyle canlanmış, hayatla birlikte ruhun mahiyetini taşımaya başlamıştır.
Bu ruh öyle sıradan bir şey değildir. Ruhun mahiyetinde Allah’a, Resulüne, cennetine ve Cemâl-i İlâhî’ye mazhar olma kabiliyeti vardır. Ruh, Rabbimizin Cemâl sıfatının bir tecellisidir. İnsanı yücelten, Allah’a yönelten, ona istidat kazandıran işte bu ruhtur.
Sonra Rabbimiz, yedi kat cehennemin her bir tabakasından aldığı zülmâniyeti Celâl sıfatıyla tekrar tecelli ettirmiştir. Nefis böyle yaratılmıştır.
Nefis, Allah’ın Celâl sıfatının tecellisidir.
Rabbimiz nefsi yarattıktan sonra ona hitap etti.
Nefse “Gel.” dedi, gelmedi.
“Git.” dedi, gitmedi.
Sonra buyurdu ki: “Ben kimim?”
Nefis haddini bilmeden, edepsizce cevap verdi:
“Sensin!”
Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ nefsi cehennemine koydu. Bin yıl orada kaldı. Tekrar sordu, cevap değişmedi.
Sonra Zemherî’ye yani soğuk cehenneme konuldu. Cinlerin, şeytanların bulunduğu yere… Bin yıl da orada kaldı. Yine aynı cevabı verdi.
Ta ki Allah-ü Teâlâ onun rızkını kesinceye kadar…
Otuz gün geçtikten sonra nefis aczini anladı, kibri kırıldı ve dedi ki:
“Sen Hâlık-ı Zülcelâl’sin, ben ise Senin mahlûkunum.”
İşte nefis böyle terbiye edilir. Açlıkla, yoklukla, imtihanla…
İnsan, ruhunu kuvvetlendirip nefsini terbiye edebildiği ölçüde Rabbine yaklaşır.
Bunun içindir ki Âdem Aleyhisselama secde etmeyen şeytan-ı aleyhillaneye Allah-ü Teâlâ:
“Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?”[6]
“İki elimle yani Celal ve Cemal sıfatımla yarattığım Âdem’e seni secde etmekten alıkoyan neydi?” buyurdu.
İşte insan bir yönüyle Allah’ı bilme, bir yönüyle de Allah’a asi olup isyan ve tuğyana[7] düşme özelliği taşır. Bir tarafı cehennemden müteşekkil bir varlıktır. Bir yönü de Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretlerinin Arş’ının nurundan olan o nur ile var olmuştur. Dolayısıyla insan bu hal üzere dünyaya, yeryüzüne gönderilmiştir.
Onun için burada Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hazretleri, Tebük Gazvesinden dönerken sahabeyi kiramı durdurdu “Bekleyin!” dedi. Durdular.
“Buyur Ya Rasulullah?”
“Küçük cihattan dönüyoruz, büyük bir cihat var önümüzde.” dedi.
Dediler ki “Ya Rasulullah! Kisra mı var? Bizans mı var? Kim var?”
Dedi ki “Şu iki çatınızın arasındaki nefis yok mu? İşte o nefis var. Asıl savaş onunla. Bununla yapılan savaş Cihad-ı Ekber’dir, en büyük savaştır.” dedi.[8]
Sözü burada Mevlana Hazretlerine bırakıyorum:
Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatü Vesselam, sahabeyi güzin efendilerimize şöyle söyledi:
“Bakınız, o gördüğünüz düşmanlar sizi vurmuş olsaydı öldüğünüz zaman şehit olurdunuz. Ama şimdiki düşmanınız eğer size galip gelirse siz kâfir olarak ölürsünüz. Zira nefsinize mağlup olmuşsunuzdur. Onun için artık o ufak işler bitti. Peygamberle birlikte o büyük cihat başladı.”
Asıl olan diyor Mevlana Hazretleri,
“Şîrî ke der şîrân şikâr küned / Ân nîst şîr, şîr ân-ast ke nefs-i hod şikâr küned.”
“Aslanlar arasında avlanan aslan değildir asıl aslan; asıl aslan kendi nefsini avlayandır.”
İnsanın içindeki bu nefis, cehennemden müteşekkil bir varlık olduğu için asla ve asla tatmin olmaz.
Onun için Mevlana Hazretleri,
“Aslını sana hatırlatayım. Senin aslın cehennemdir. Bütün dünyanın denizlerini dökmüş olsan o ateşi söndüremezsin. Bütün deryaları ona içirmiş olsan onu kandıramazsın. O öyle bir varlık ki taşların ve taşlaşmış kâfirlerin içerisini doldurduğu halde Allah-ü Teâlâ’nın hitabına ‘Ya Rabbi dahasını gönder!’ dediği gibi senin nefsin de asla kanmaz. Sakın onun isteklerini yerine getirme. Birini getirirsen iki ve üçü ister. Onları getirirsen beş, altı, yediyi ister.”[9]
Nefis asla ve asla insan için kanan bir varlık değildir. Ve Allah muhafaza etsin Mevlana Hazretlerinin ifadesiyle; bütün kavgalar, bütün hezimetler, bütün zilletler bu nefisle ve nefse tabi olanlarla alakalıdır.
Öyle olunca Hasan el-Harakani Hazretleri (ks)’nin ifadesiyle:
“Oruç tutman, namaz kılman, hacca gitmen senin için farz olduğu gibi senin iç âleminde bulunan nefsin ile hasutluğun ile kibrin ile yalanın ile iftiran ile… bunların hepsiyle mücadele etmen de senin üzerine farzdır.”[10]
Evet, onun için insanlar daha kendi özünde var olan bu hakikatin dahi farkına varamamışlardır.
Nefisle Mücadele Nasıl Olacak?
Her insanın iç âleminde farklı kanallardan sesler gelir. Büyüklerimiz bu gelen sesleri ayırmışlardır. Bu seslerden bir tanesine “hevâcis” derler. Hevâcis, nefse ait olan iç konuşmadır.
Peki, “Bu gelen ses nefisten mi, değil mi nereden bileceğiz?”
Şöyle anlayacağız:
Hevâcis geldiği zaman sizi ya geçmişe götürür ya da geleceğe sürükler. Geçmişe götürür; pişmanlıkları, hataları, keşkeleri önünüze koyar. Geleceğe götürür; korkuları, endişeleri, olmayacak hesapları, bitmeyen planları fısıldar.
Yani sizi şimdiki andan koparır.
İşte bu, nefsin sesidir.
Şeytan-ı aleyhillâne ise her an gelmez. Şeytan özellikle ibadete, hayra, zikre, taate yöneldiğiniz anda önünüze çıkar. Yolunuzu kesmek ister. Vesvesesi hep o zaman artar. Çünkü hayırda kaybetmek istemez.
Dikkat edin!
Kul hayra yöneliyor ama iç âleminden nefis konuşuyor. O konuşmalar tekrar tekrar geldiğinde, insanın içinde kısa bir boşluk anı oluşur. İşte o an çok kıymetlidir.
O boşluk, Allah-ü Teâlâ’nın kulunu muhatap aldığı andır.
Bir anlık duruş…
Bir anlık sessizlik…
Şimdi diyeceksiniz ki:
“Hocam, biz onu fark edemiyoruz.”
Ben size çok net söyleyeyim.
O an nasıldır biliyor musunuz?
Şöyle oturursunuz. İçinizde bir boşluk olur.
Ve o anda hemen eliniz telefona gider.
Açarsınız, bakmaya başlarsınız.
İşte o an, Allah’ın sana ayırdığı o kıymetli vakti, şeytanın vesvesesiyle başka bir zamana bağlamış olursun.
Allah seni çağırıyor, sen ise o çağrıyı bastırıyorsun.
Anlayabiliyor muyuz kardeşlerim?
Nefisle mücadele o boşluğu kaçırmamak, o sessizliği doldurmamak, o anda Allah’a yönelmektir. İşte mücahede budur.
Peki, bu durumda ne yapmamız lazım?
“Ey mutmain olmuş (huzura ermiş) nefis! Razı olmuş ve rızaya ermiş olarak Rabbine dön. (Salih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.”[11]
Onun için Mevlana Hazretleri; “Bu nefsi ‘Velayet Nuru’ndan başka hiçbir şey sakinleştiremez. O da Peygamber ve Peygamber varislerinin nurudur. Onların göstermiş olduğu yoldur.” buyuruyor. Onun içindir ki yapmış olduğumuz zikrullahların her birinin ayrı bir frekansı ve nuru vardır. O ayrı frekans ve nurların hepsi, iç âlemimizdeki nefse panzehir olur.
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde ibret dolu bir hâdise anlatır. Dinleyelim ve kendimize bakalım.
Bir gün bir emir yolda gidiyordu. Yol üzerinde bir ağacın altında yatan bir adam gördü. Adam derin bir uyku hâlindeydi. Tam o sırada emir fark etti ki adamın yanına simsiyah bir yılan geldi ve adamın ağzından içeri girdi.
Emir meseleyi anladı. Bu sıradan bir hâl değildi. Hemen atından indi, elindeki kırbaçla adama vurmaya başladı. Adam uyanıyor ama neden vurulduğunu bilmiyor. Emir onu önüne kattı, koşturdu. Adam kaçıyor, emir kovalıyor.
Derken bir elma ağacının yanına geldiler. Yerde çürümüş, kokmuş elmalar vardı. Emir adamı tuttu, zorla o çürük elmaları yedirdi. Adam istemiyor ama mecbur kalıyor. Elmaları yedirdikten sonra emir tekrar kırbaçladı ve adamı yeniden koşturdu.
Adam koştu… Koştu… Koştu… Tâ ki takati kesilene kadar…
Bir süre sonra safrası kabardı ve adam –çok affedersiniz– istifra etmeye başladı. O anda ne oldu biliyor musunuz? Çürük elmalarla birlikte, adamın ağzından simsiyah bir yılan çıktı ve yere düştü.
Adam bunu görünce şaşkınlıkla emire döndü ve dedi ki:
“Seni bana gönderen Allah’a şükürler olsun. Sen bana kötülük etmedin, iyilik ettin.”
Mevlânâ Hazretleri burada sözü bağlar ve buyurur ki:
“O emir, mürşid-i kâmildir. O koşan adam sensin. İçindeki o kara yılan ise nefistir.”
Mevlânâ Hazretlerinin mesajı çok açıktır:
“Nefis ya terbiyeyle çıkar, ya musibetle…”
Bakın kardeşlerim,
Mürşid-i kâmilin sözleri sana ağır gelebilir. Bazen can yakar gibi görünür. Ama yaptığı iş, yılanı çıkarmaktır.
Eğer o kara yılanı şimdi susturmazsan, onu şimdi terbiye etmezsen, o ömrünün ahirine doğru geldiğin zaman sana yapmadığını bırakmaz da zillet halinde seni Allah’a döndürür.
Günümüzde televizyonlardan vs. birçok farklı mecradan bunlara şahit oluyoruz maalesef.
Onun için Mevlana Hazretleri “Sakın firavunu da şeytanı da kınama. Senin o nefsin yok mu? Cehennemden var olduğu için firavunu da firavun yapan nefsidir. Senin içinde de bir firavun yatmakta, haberin olsun.”
“Firavunluk, Nil kıyısında değil; insanın nefsindedir. Musa da firavun da sende gizlidir.”[12] buyuruyor.
Onun için daima Allah’ın zikriyle kendimize geleceğiz. Hevâ ve hevesimize değil, böyle başıboş bir halde nefsimizi bırakmayacağız. Eğer bırakacak olursak Allah muhafaza etsin perişan bir halde Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretlerine döneriz ki Rabbim o halden bizleri muhafaza eylesin.
Evet, şeytan-ı aleyhillane insanı asla ve asla hayra götürmez, demiştik.
Muaviye (ra) Hazretleri (İslam halifesi) köşkünde imiş. Evinde böyle yatarken içerden bir ses geliyor. Hemen kalkıyor, kapıyı aralıyor, içeriye bakıyor ama kimse yok. Tam kapıyı açınca kapının arkasında bir bakıyor ki sureti bozuk…
Tabii bunlar hepsi Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hazretlerinin sahabesidir değil mi? Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamı gören zatlardır.
Ne demiştik? İmam-ı Rabbani Hazretleri naklediyor:
“Veysel Karani Hazretleri, velayet makamının en üst noktasına doğru geldim. Şöyle geriye dönüp baktığımda “Cenab-ı Vahşi’nin ayak topuklarında derecemin olduğunu gördüm.” diyor.
Neden? Cenab-ı Vahşi, Hazreti Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın mübarek cemalini gördüğü için…
Öyle olunca, o sahabeyi kiramdan olduğu için hemen şeytan-ı aleyhillaneyi görüyor, tanıyor.
“Hayırdır, senin ne işin var burada?” diyor.
“Ya ben, seni sabah namazına kaldırmaya geldim.” deyince
“Mel’un, senin varlığının sebebini biliyorum ben. Sen böyle bir hayrın içerisinde bulunmazsın. Asıl derdin ne?” diyor.
“Bak ya sen de hemen beni suçladın. Oysa ben zamanında bir hata yaptım. Şimdi herkes hata yapıyor. Bütün yaptıkları hatalarda da beni bahane ediyorlar. Oysa ben böyle yapan bir adam değilim. Sınanacak adamların sınanmalarına vesile olan biriyim.” diyor.
Hazreti Muaviye “Söylediklerinin bir kısmı doğru bir kısmı yanlış. Sonuç itibariyle sen Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretlerinin, “(Allah buyurdu): Çık oradan (cennetten)! Çünkü sen alçaklardansın!”[13] dediği bir varlıksın. Ben sana niye inanayım?” diyor.
Biraz daha böyle sıkıştırınca şeytan “Tamam, ben sana galip gelemedim. Sana varlığımın sebebini anlatayım, dinle:
Geçenlerde (Mevlana Hazretleri bu zatın Hazreti Ali (kvc) Efendimiz olduğunu söylüyor.) sizden biri Hazreti Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın yanına sabah namazını kılmaya gidiyordu. Sabah namazını kılmak için tam yaklaştı, o esnada cemaatin çıktığını gördü. Sonra “Hayırdır? Namaz bitti mi yoksa?” dedi. Onlar da “Evet namaz bitti.” dediler. O kapının önünde bir “Ah!” çekti ki yedi kat göklere çıktı. Arş titredi.
Oradaki keşif ehli bir zat, onun o ahını görünce dedi ki “Ben sana şu kılmış olduğum namazı vereyim, sen de bana şu ahın var ya o ahını ver.” dedi.
O da “Ahım senin olsun, namazın benim olsun.” dedi. Ve sonuç itibariyle o zat ertesi gece şöyle bir rüya gördü.
Rüyasında:
“Sen öyle güzel bir alışveriş yaptın ki o alışverişinle Allah seni dostluk makamına yüceltti ve senin yaptığın bu işten dolayı ümmet-i Muhammed’in cümlesini affetti.” dendi.
Sen de böyle kabiliyette bir adamsın. Kalkamazsan, ah çekersen bütün ümmet-i Muhammed’i kurtarırsın. Onun için ben seni uyandırdım, dedi. Anlıyor muyuz?
Şeytan-ı aleyhillane, insanı asla ve asla hayra götürmez. Kaldı ki biz şu anda ahir zamandayız. Bütün fitnenin zirve yaptığı bir zamandayız, noktadayız. Her an savaşın tepemize ineceği, depremle etrafın yerle yeksan olacağı bir zaman diliminin içerisindeyiz. Bir mana erinin eteğinden yapışmadan, “Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat”in çizgisinden gitmeden selamete ulaşmak mümkün olmaz.
Mevlana Hazretleri öyle diyor: “Maneviyat erinin gölgesinde olursanız ahir zamanda selamete çıkanlardan olursunuz.”
Çünkü evliyaullahın en önemli özelliklerinden biri de kendilerine tabi olan insanları tamamen himayelerine almalarıdır.
Üstadımız rahmetullahi aleyh “Kümesindeki tavuğundan mesul oluruz oğlum.” derdi.
Rabbim bizi Abdullah Babamızın yolundan, himmetinden, feyzinden, bereketinden ayırmasın inşallah, diye Rabbimize niyaz ediyoruz.
Allah hepinizden razı olsun. Cumanız, geceniz mübarek olsun. Allah’a emanet olun inşallah kardeşlerim.
[1] Mülk Suresi, 67/2
[2] Gayri matlu olan hadiste
[3] Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr 2/132
[4] Suyûtî, "el-Câmiu's-Sağîr" no: 9427
[5] Hicr Suresi, 15/29
[6] Sâd Suresi 75
[7] Tuğyan: azgınlık, taşkınlık, haddi aşmak, isyanda aşırı gitmek, hakka karşı başkaldırma
[8] Beyhaki, Kitabu’z-Zühd
[9] Mesnevî, I. Cilt
[10] bk. Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Hasan el-Harakānî maddesi
[11] Fecr Suresi/27-30
[12] Mesnevî, I. Cilt ve II. Ciltte nefis–kibir
[13] A’râf Suresi/13


