ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA HAZRETLERİNİN MANEVİ IŞIĞINDA YAPILAN PERŞEMBE SOHBETLERİNİN
METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ HALİNE HER HAFTA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ.
MÜRŞİD-İ KAMİLLERİN FAZİLETLERİ VE TEVESSÜL

Allah-ü Teâlâ cümlemizden razı olsun. Korktuklarımızdan hıfzı muhafaza eylesin. Umduklarımıza nail kılsın. Cemîan Kur'an'a sarılmamızı nasip ve müyesser eylesin. Nefislerimize, hevâ ve heveslerimize bırakmasın inşallah.

Ahir zamanda bizleri iman nimetiyle şereflendirdiği, Rasulullah (aleyhissalatü vesselam) Efendimize ümmet kıldığı için Rabbimize sonsuz şükürler ediyoruz.

Aşk Eri Mevlana Hazretleri:

Eğer Ahmed'in (sav) o sa'yi (gayreti) olmasaydı, siz de atalarınız gibi puta tapardınız. Bu başınız, o puta secde etmekten kurtulmazdı. Onun hakkını bilin ki sizi puttan kurtardı... [1] buyuruyorlar.

Evet, bu bir hakikattir. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hazretlerine ümmet olmak büyük bir şereftir. Rabbim yolundan, izinden ayırmasın inşallahü teâlâ.

Rabbimiz Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri:

"Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyiniz, haddi aşmayınız."[2] buyuruyorlar.

Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri (ks), bu ayeti kerimeye mana verirken diyor ki:

"Kim ki 'Ben Allah'a kul, Hazreti Muhammed Mustafa'ya (sav) ümmet oldum' derse; o kişi muhakkak ki Allah'a bağlanmış mana erlerinin (mürşid-i kâmillerin) himayesi ve rehberliği altında Hakk'a yürümek mecburiyetindedir. Eğer haddini aşar da onları hiçe sayarak kendi hevâ ve hevesinin peşinden gidecek olursa, manen yolda kalanlardan ve hüsrana uğrayanlardan olur. Sen şu ayeti (Hucurât, 1) bilmez misin? 'Ey iman edenler! Allah ve Resulünün önüne geçmeyin...'"

"Allah onları bir ilim üzerine şaşırttı da hevâ ve heveslerini ilah zannettiler."[3]

Öyle olmuyor mu?

Günümüzde bazıları, 'Bana göre İslam böyledir' diyerek Hz. Peygamber (sav) Efendimizin sünnet-i seniyyelerini ve hadis-i şeriflerini bir kenara itiyor; kendi zihinlerinde kurguladıkları beşerî bir dine inanmaya çalışıyorlar. Bilinmelidir ki, Allah’ın böyle (keyfî ve nefse dayalı) bir imana asla ihtiyacı yoktur. Hakiki iman, kulun kendi görüşünü dinde bir delil sayması değil, vahy-i ilahiye ve Resulullahın rehberliğine tam bir teslimiyetle boyun eğmesidir."

Mevlana Hazretleri buyuruyor:

Ger ne-bâşî der-penâh-ı sâye-dâr / Der-rehek gerdî zi-vesves kâmkâr.[4]

Eğer koruyucu bir rehberin (mürşid-i kâmilin) gölgesi altına sığınmazsan, yol boyu nefsin vesveseleri ve fısıltılarıyla şaşkına döner, manen helak olursun. Şunu iyi bil ki; bir mana erinin himayesi ve rehberliği olmadan yürümeye kalkarsan, farkında olmadan kendi hevâ ve hevesini ilah edinirsin. Kendi arzularını putlaştıranların ise kalpleri mühürlenmiş, kulakları hakikate kapanmış ve gözlerine perde inmiştir. Onlar bu âlemde hakikat körü oldukları gibi, öte âlemde de kör olarak haşrolacaklardır.

Rabbim bizleri böyle olmaktan hıfzı muhafaza buyursun.

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri,

"Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir."[5] buyuruyor.

Bu hususa işaretle Mevlana Hazretleri,

Hakk pedîd âyed miyân-ı guftugû / Ânçunân ki nutk-ı Mûsâ ez sebû[6]

“Yeryüzünde peygamberlerden sonra gelen varisler (mürşid-i kâmiller) Allah'ın ‘Perde gerisinden konuşurum.’ dediği zatlardır.” buyuruyor ve diyor ki, "Bakın! Allah'ın peygamberleri ve onların varisleri, bulundukları zamanın İsrafil'idir."

İsrafil Aleyhisselamı biliyorsunuz. Ne yapar?

Bütün ruhlar bu dünyadan ayrıldıktan sonra berzah âlemine intikal eder. Orada, 'Büyük Berzah' denilen makamda, Sur’un içerisinde (vakti gelinceye kadar) bekletilirler. Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretleri, İsrafil Aleyhisselama 'Üfle!' emrini verdiğinde ilk nefha (Sur'a ilk üfleyiş) gerçekleşecek ve kıyamet kopacaktır. İkinci defa 'Üfle!' denildiğinde ise neşir gerçekleşecek, bütün ruhlar bulundukları menzillerden çıkıp kendi cesetleriyle buluşarak ebedî huzura doğru haşrolacaklardır.

Mevlana Hazretleri:

“Nefha-i İsrafîl-i vakt-end evliyâ / Mürde-râ zî-îşân hayât-est ü nemâ.”

“Vaktin evliyası, zamanın İsrafil'i hükmündedir. Onların gönül deryasından kopup gelen o ilahi terennüm, beden kabrinde hapsolmuş ölü gönüllere bir diriliş rüzgarı gibi değer. O mana esintisini (himmeti) alan ruhlar, gaflet kefenlerini yırtarak ceset mezarlarından raks ederek çıkarlar ve o mana erinin huzuruna gelirler. Hayret içinde, 'Biz bunca zamandır sağırken şimdi duyuyoruz, bu ne muazzam bir sestir!' derler. İşte bu, Allah'ın 'perde arkasından' hidayet nasip ettiği kullarına o eşsiz sesini ulaştırma tecellisidir.” buyuruyor.

Anlıyor muyuz sözlerdeki derinlikleri? Rabbim onlardan eylesin inşallah.

Biz, ehl-i sünnet vel cemaatiz inşallahu Rahman.

Mevlana Hazretleri, Hazreti Muhammed-ül Mustafa'nın mana sofrasında yetişmiş bir mürşid-i kâmildir. Kendisi de öyle diyor: "Eğer, Hazreti Muhammed-ül Mustafa'nın sofrasına -bunlar zikir meclisleridir- oturmayanlar muhakkak şeytanın sofrasına oturmuştur."

Rabbim muhafaza buyursun.

İşte Allah-ü Teâlâ Zülcelal ve Tekaddes Hazretlerinin evliyaları, İsrafil Aleyhissalatü Vesselam gibi cesetler içerisindeki ölmüş olan gönülleri diriltir de Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretlerini bilmeye, Hazreti Muhammed-ül Mustafa'ya bend olmaya namzet şahsiyetler haline getirir. Rabbim bizi de onlardan eylesin inşallahü teâlâ.

Allah-ü Teâlâ Zülcelal ve Tekaddes Hazretlerinin maneviyat erleri asla ve asla ölü değildirler. Zira Peygamber Aleyhissalatü Vesselam, “Allah'ın dostları hatırlandığında ve anıldığında oraya Allah'ın rahmeti iner ve onlar da o rahmetle birlikte anıldıkları yere tecelli ederler.”[7] diyor mu? Evet. Öyle olunca onlar da bu âleme aynı şekilde maneviyatlarıyla birlikte teşrif ederler.

Çünkü Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretleri,

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar.” buyuruyor. Öyle olunca onlar anıldığı yere gelirler. [8]

Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hazretleri öyle buyuruyor,

"Bir çaresizlik, bir çıkmazın içerisine düşecek olursanız, kabir ehlinin yanına varınız ve maneviyatı derin olan zatlardan yardım talep ediniz. Muhakkak size karşılık verir."[9]

"Hocam bunları söylüyorsun sen ama bunlar Kur'an ve Sünnet’e aykırı olmasın?"

O zaman ben de sana ayet-i kerimeyi okuyayım, sen de sorunun cevabını al. Çünkü vehhabi ve selefi olan akımlar var. İnternet ortamında sapık sapık konuşan, ehl-i sünnetin dışına çıkmış cahil ve cühela kesimi vardır. İnşallah onlara da bu şekilde cevap vermiş oluruz. Anlatacağım hadise İbni Kesir tefsirinde mevcuttur.

Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hazretleri ahirete irtihal ediyor. Bir tane Arabi Medine-i Münevvere'ye geliyor. Selam veriyor ve diyor ki: "Biz Hazreti Muhammed-ül Mustafa'yı görmeye geldik. Biz geçmişte iman ettik ancak kendisini göreceğiz, elini öpeceğiz, imanımızı ve biatımızı alacağız."

Oradakiler de gözyaşları içinde: "Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam öteki âleme teşrif etti." deyince delikanlı öyle ağlıyor, öyle ağlıyor ki... Doğruca Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın mübarek kabrinin başına varıyor.

Tabii şimdiki gibi böyle muhafazalı değil. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın kabrinin başına oturuyor. Başını da böyle Resulullah Efendimizin toprağına koyuyor ve diyor ki:

"Ya Rasulullah! Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki,

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman Sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı.” (Nisâ/64)

Yanına geldim ama Sen şimdi ahirete irtihal etmişsin. Bu sözler havada mı kaldı Ya Rasulullah?"

Delikanlı diyor ağladı, ağladı, ağladı... Tam giderken Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatü Vesselam manen orada görüldü ve dedi ki: "Şu delikanlıya söyleyin, anasından doğduğu gün gibi tertemiz affedilmiş bir halde gidebilir!"[10]

Onun için Hazreti Peygamber Aleyhissalatü Vesselam başta olmak üzere Allah'ın erleri muhakkak ve muhakkak mukabele ederler vesselam.

Biz itikaden biliriz ki; bir kimse âlem-i manaya göçtüğü zaman, madde âlemindeki insanların durumundan haberdar olur. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam: "Muhakkak ki sizden önce ahirete irtihal edenler sizin hallerinizi görürler. Güzel amellerinize sevinirler. Kötü amelleriniz için Allah-ü Teâlâ'dan istiğfar isterler. Derler ki: Ya Rabbi! Bize nasıl hidayet ettiysen benim evladü iyalime, geride bıraktıklarıma da hidayet eyle, diye Allah'tan niyazda bulunurlar"[11] buyuruyor. Anlıyoruz değil mi kardeşim? Bu böyledir.

Bir de böyle çaresiz kaldığımız zaman ki ne zaman çaresiz kalmıyoruz ki?

Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam,

“Bir çaresizlik içerisinde kaldığınızda, bir yitiğinizde, "Ey Allah'ın dostları yetişin!" diye Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretlerinin dostlarını çağırınız. Muhakkak ki Allah-ü Teâlâ'nın bir dostu size yetişir.” [12] buyuruyor.

İmam-ı Nevevi Hazretleri "El-Ezkar" eserinde bu mevzuyla alakalı şöyle bir ifade kullanıyor,

"Ben, bu hadis-i şerifi okuduktan sonra "Çok acayip bir hadis, dedim. Ama sıhhatine baktığımda sahih olduğuna ulaştım. Kendi kendime bu hadis nasıl olur diye düşünürdüm. Bir gün, devenin birinin sahibinin elinden kaçtığını gördüm. Öyle süratli geliyordu ki! Bütün insanlar kaçışıyorlardı. O çaresizlik içerisinde hemen aklıma hadis-i şerif geldi. 'Ey Allah'ın dostları yetişin!' dedim. E vallahi, sözü söylememle sanki devenin önüne bir duvar çektiler de deve olduğu yere çakıldı kaldı. Ben bunu da tecrübe ettim" buyuruyor.

Bizler toprağın altındaki insanlar ile kurtuluş savaşını verdik. Kıbrıs harbini verdik. Kore harbini verdik. Öyle mi?

Fatih Sultan Muhammed Han, o zamanın Kostantiniyye'si şimdiki İslambol önlerinde fethin en çetin anlarında…

Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleri, bir gün büyük bir telaşla dervişlerine seslendi: 'Atımı hazırlayın!' Mübarek, hemen cübbesini kuşanıp atına bindi ve onu adeta rüzgâr gibi dörtnala sürmeye başladı. Mevlâna künyeli bir dervişi, merak ve hayretle peşine takıldı. Dervişin anlattığına göre; şehirden çıkıp yamaçlara doğru tırmanırken Hace Hazretleri bir anda gözden kaybolmuş, sanki mekânın ötesine geçmişti.

Uzun bir müddet sonra geri döndüğünde, talebeleri bu sırrı merak ederek sordular: 'Efendi Hazretleri, bir anda kayboldunuz ve biz sizi bulamadık. Bu yaşadığımız hadisenin hikmeti nedir?'

Ubeydullah Ahrar Hazretleri şu muazzam cevabı verdi: 'İslam'ın Sancaktarı Fatih Sultan Muhammed Han, Konstantiniyye (İstanbul) surları önünde en çetin mücadeleyi verirken; "Ey zamanın kutbu mana erleri, yetişin!" diye nida etti. Allah-ü Teâlâ Zülcelal Hazretleri, onun bu halis seslenişi üzerine bizi oraya gönderdi. Yanlarına vardık, fethin müjdesini verdik ve onlara manen imdat eyledik.[13]

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine, 'Bu kuşatma esnasında yaşadığınız en hayret verici hadise nedir?' diye sorulduğunda, o Muzaffer Sultan şu cevabı vermiştir:

En darda kaldığım vakit zamanın kutbunu yardıma çağırdım. Anladım ki o büyük mana eri, Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleri imiş. Onu beyaz bir atın üzerinde, heybetle yardıma gelirken gördüm. Hayretle, "Efendim, bu çetin cenge tek başınıza mı geldiniz?" diye sual ettim.

Mübarek, tebessüm ederek cübbesini hafifçe araladı. O an gördüm ki; cübbesinin manevi genişliğinde başta Uhud’un Aslanı Hazreti Hamza (ra) olmak üzere, Bedir’in, Uhud’un ve asırların bütün mana sultanları hazır bulunuyorlardı. Hepsi oradaydı, hepsi fethe teşrif etmişlerdi...

Allah-ü Teâlâ'nın dostlarını manevi olarak çağırabiliriz vesselam.

Bir gün büyük üstadımız Bilal Nadir Hazretlerine dervişi gelmiş. Dervişin gözü, kafa, her taraf yaralı. Gelmiş mübareğin yanına. "Oğlum hayırdır? Ne oldu böyle?" demiş.

Derviş, “Efendi Hazretleri, bir yamacın kenarından geçerken -çok affedersiniz- merkebim serkeşlik yaptı. Ben de ondan düştüm.” Derviş biraz da böyle sitemli bir halde, "Gerçi himmet de istedik ya yine de düştük Efendim." demiş.

Mübarek koskoca bir mürşid-i kâmil, dervişe dönmüş demiş ki:

"Evet oğlum, haberimiz var da ‘Dahilek Bilal Baba Hazretleri!’ dedin, tam elimizi uzatıyorduk, ‘Dahilek Geylani!’ dedin, o tam elini uzatıyordu, ‘Dahilek Rufai!’ dedin... E bu arada düştün oğlum. Bir kere itikadın sağlam olsun. Üstadını çağırdın mı o muhakkak teşrif eder!"

Bu tür şeylerde insanın itikadı sağlam olmalı ki çağırmış olduğunuz maneviyat eri o meclise dâhil olsun.

Bir gün bir derviş üstadına geliyor ve diyor ki:

“Üstadım, Abdülkâdir Geylânî Hazretlerini ziyarete gitmek istiyorum.”

Üstadı mürşid-i kâmil değil, ders şeyhi. Ama mâneviyatı var, keşfi var. Levh-i Mahfûz’a bakıyor ve diyor ki:

“Evladım, gitme. Senin için hayırlı görünmüyor.”

Ama Geylânî Hazretleri’ne olan aşk, muhabbet ağır basıyor. Kimseyi dinlemiyor, kervana katılıyor, doğruca Şam’a gidiyor. Şam’da malını mülkünü satıyor, sonra Bağdat’a, Geylânî Hazretlerine doğru yola çıkıyor.

Yolda bir ağacın altında mola veriyor. Biraz uzanayım derken uykuya dalıyor. Rüyasında birileri geliyor. Belindeki kuşaktaki paraları alıyorlar, sonra boynuna bir bıçak vuruyorlar. O anda korkuyla sıçrayarak uyanıyor. Bir bakıyor ki boynunda gerçekten kan var. Ama Allah’a hamdolsun, öldürücü bir yara yok. Hemen kemerine bakıyor, parası da yerinde duruyor.

“Elhamdülillah… Ama bu neydi?” diyor, toparlanıyor ve doğruca Bağdat’a varıyor. Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin dergâhına gidip başına geleni olduğu gibi anlatıyor.

Geylânî Hazretleri buyuruyor ki:

“Evladım, şeyhin doğru söylemiş. Levh-i Mahfûz’a baktı ve yolunun haramilerle kesileceğini gördü. Ama şeyhinin, senin başına gelecek hadiseyi mânevî olarak geri çevirecek derecesi yoktu. Sen bize niyet edince, hâlin doğrudan bizim gönlümüze düştü. Bizim gönlümüze düşen bir insanı da biz yalnız bırakmayız. Levh-i Mahfûz’da yazılı olan bu hâli Rabbimize arz ettik, niyaz ettik. Cenâb-ı Hak da kaderde olan bu hadiseyi rüyada yaşattı. Böylece seni muhafaza buyurdu. Elhamdülillah.”

Bizler, Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri (rahmetullahi aleyh) ile buna benzer pek çok manevi hadiseye şahitlik ettik. Onunla geçen her anımız, başlı başına bir ibret ve hikmet deryasıydı. Sabahlara kadar anlatsak, ne kelimeler kâfi gelir ne de zaman yeter... Zira Onun her hali zaten bir ders niteliğindeydi. Hamdolsun ki, o muazzam tecellilere ve gönülleri hayretler içinde bırakan manevi hallere yakinen şahit olma şerefine nail olduk. Elhamdülillah…

Hani Ahıskalı Hacı Haydar Efendi Hazretleri, talebelerinin ileri gelenlerine diyor ya; "Evladım biz vefat ettikten sonra da içinden çıkamadığınız meseleler olursa kabrimin başına gelin, üç İhlas bir Fatiha okuyun, ben gerisini size okuturum" diyor. Ve bu şekilde de okuyorlar.

Abdullah Babam Cennet Mekân’ın vefatından sonra da nice insanlara Kur'an öğrettiği, ilim öğrettiği vuku bulmuştur. Bizim de birçok meselemize Abdullah Babamın gelip bizzatihi müdahale ettiğine de defaaten şahit olduk. Söyleyecek olsak "Ben dervişim" diyenin bile inanmayacağı acayip garayip hallerine hep şahit olduk.

Geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz bir hadise de şudur: Matbaada, Efendi Hazretlerinin hayatını anlatan kitabın basımı yapılıyordu. Kitapların mutlaka sabaha yetişmesi gerektiği için ustalar gece mesaisine kalmışlar. Ancak gecenin bir yarısı, baskı makinesi aniden arızalandı ve durdu. Sabaha yetişmesi imkânsız görünüyordu...

Ustabaşı o an yaşadıklarını şöyle anlattı: 'Çaresizlik içinde makinenin yanına oturdum. Elime o an basmakta olduğumuz formalardan birini aldım. Sayfaları çevirirken şu ifadelere rastladım: Abdullah Baba, darda kalana şöyle yetişti, manen şöyle imdat eyledi... Kendi kendime dedim ki: Abdullah Baba! Sen herkese böyle el uzatmışsın. Bak, biz burada senin kitabını basmaya gayret ediyoruz; lakin makinemiz bozuldu. İnsan kendi kitabının basımında yardımını esirger mi?

Vallahi hocam, bunu anlatırken hâlâ tüylerim diken diken oluyor; o nidanın üzerinden saniyeler geçmeden makine birdenbire 'tak tak tak' diye çalışmaya başladı! Ne arıza kaldı ne bir engel... Sabaha kadar tüm baskıyı yetiştirdik.'

O usta, bu muazzam tecelliyi bize anlatırken gözyaşlarını tutamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

İtikadınız tam olursa Allah'ın izni inayetiyle muhakkak yetişirler. Hele hele zamanımızda bunlara çok ihtiyacımız var. Daraldınız mı? Üç İhlas, bir Fatiha’yı Şerife okuyun, "Ya Rabbi! Abdullah Baba Hazretlerinin ruhuna hediye ediyorum. Himmet eyle Abdullah Baba!" deyin. Bir bakın bakalım neler oluyor.

Bakın ben Halep'i falan tarif etmiyorum size. Arşın burada. Üç İhlas, bir Fatiha'yı okuyun, yapın, bakalım neler oluyor.

Allah'ım onların himmetinden, feyzinden, bereketinden ayırma bizi diye Rabbimize niyaz ediyoruz. Allah hepinizden razı olsun. Cumanız, geceniz mübarek olsun. Allah'a emanet olun inşallah kardeşim.

 

[1] Mesnevi-i 6. Cilt 170-185

[2] Hucurat  Suresi 1

[3] Casiye Suresi 23

[4] Mesnevî, 6. Cilt Beyit: 181-182

[5] Şura Suresi 51

[6] Mesnevi’nin 4. Cilt  2975. beyit civarı

[7] İmam Ahmed b. Hanbel: ez-Zühd  Ebû Nuaym el-İsfahânî: Hilyetü’l-Evliyâ, Cilt 7, s. 285. İhyâu Ulûmi’d-Dîn,

[8] Al-i İmran Suresi169

[9] Rûhu’l-Beyân Tefsiri (İsmail Hakkı Bursevî) Cilt 2, Sayfa 226: Keşfü’l-Hafâ (Aclûnî) Cilt 1, Sayfa 85 (Hadis No: 213)

[10] İbn Kesir, Sealebî, Süyûtî, Tantâvî, ilgili ayetin tefsiri; Nevevî, el-İzah, s. 454, el-Mecmu, 8/274; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/478

[11] Müsned-i Ahmed, Cilt 3, Sayfa 164, el-Mu’cemü’l-Kebîr, Cilt 4, Sayfa 129. Şerhu’s-Sudûr bi-Şerhi Hâli’l-Mevtâ ve’l-Kubûr, Sayfa 223-225

[12] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, Cilt 10, Sayfa 217, Hadis No: 10518.

[13] Reşahât Aynü’l-Hayât, Lâmiî Çelebi - Tercüme-i Nefahâtü’l-Üns (Bu olay sadece bir menkıbe olarak kalmamış, Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu olan Hâce Abdülhâdî, İstanbul'a geldiğinde Fatih Sultan Mehmed ile görüşmüş ve bu olayı bizzat teyit etmiştir.)

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.