Aşk eri Hz. Mevlana’mız şöyle buyurur:
“Tövbeye bir parlaklık gerekir, tövbeye bir şimşek bir bulut şart. Gönül şimşeğiyle iki göz bulutu olmadıkça, yani gözyaşı dökmedikçe, tehdit ve hışım ateşi nasıl söner.”
Bugün ki kıssamızın kahramanı tellak Nasuh, gereken gözyaşının dökmüş tehdit ve hışım ateşini söndürmüş görünüyor. Hz. Mevlana’mızın o güzel üslubu, eşine ender rastlanır betimlemeleri ile sanki oradaymışız gibi hissettiren hikâyesini dinlemek ve hissemizi almak temennisi ile buyurun;
Vaktiyle Nasuh adında bir adam vardı. Kadınlar hamamında tellallık ederek geçinirdi. Yüzü kadın yüzüne benzerdi. Tüyü, tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizler böylece kadınlar hamamında tellallık ederdi. Kötülükte, hilede pek ileri, pek becerikli idi. Yıllarca tellallık etti, hiç kimse onun halinden, sırrından bir koku almadı, şüphelenmedi.
Çünkü sesi kadın sesine benzerdi, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehveti pek güçlü ve uyanık idi. Çarşaf giyerek başını örter, yüzüne peçe sarardı. Bu suretle o, padişahların bile kızlarını yıkardı.
Tövbe eder, tellallıktan ayrılmak isterdi, fakat kadın sevgisi, kâfir nefsi onun tövbesini bozdurur dururdu. Bu kötü ve çirkin işler gören kişi, bir arifin yanına gitti ve ona; “Dualarında bizi hatırla” diye yalvardı. Arif adam, onun gizlediği sırrı öğrendi, fakat ayıpları örten Allah’ın hilmi gibi, sırrı açığa vurmadı.
Ariflerin dudağında kilit, gönüllerinde sırlar vardır! Dudağını kapamış, susmuştu ama gönlü seslerle dolu idi. Hakk şarabını içen arifler, sırları bilirler fakat onları örterler. İşin sırlarını kime öğrettilerse, ağızlarını mühürlediler, dudaklarını diktiler. Arif tuhaf tuhaf güldü ve dedi ki; “Ey kötü yaradılışlı kişi; eylediğin işten Allah sana tövbe nasip etsin!” Dua, yedi göğü geçti, kabul edildi. Sonunda, o yoksulun işi yoluna girdi, düzeldi.
Çünkü şeyhin duası, her duaya benzemez. Şeyh, Hakk ’ta yok olmuştur; onun sözü Hakk sözüdür. Hakk, kendisinden bir şey isterse, dilerse, kendi isteğini nasıl reddeder?
Celal sahibi Allah, onu bu nefret edilen işten, bu günahtan kurtarmak için bir sebep halk etti.
Nasuh bir gün hamamda tas doldururken, padişahın kızının birinin kıymetli bir cevheri kayboldu. Hamamın kapısını sımsıkı kapadılar; herkesin bohçasını, eşyasını aramaya koyuldular. Herkesin eşyası arandı ama cevher de bulunmadığı gibi çalanda rezil olmadı. Bunun üzerine herkesin ağzını, kulağını, bedenindeki delikleri aramayı düşündüler. Kıymetli cevheri aşağıda, yukarıda, her yandaki deliklerde arayacaklardı. Birisi; “genç ihtiyar kim varsa soyunsun!” diye bağırdı.
Sultanın hizmetçi kızları, o değerli cevheri bulmak için herkesi teker teker aramaya başladılar. Nasuh korkusundan tenha bir yere çekildi; yüzü korkudan sararmış, gözleri gövermişti. Ölümünü gözünün önüne getiriyor, yaprak gibi tir tir titriyordu.
“Allah’ım” dedi, “Nice defalar tövbeler ettim, ahdler ettim, sonra onları bozdum! Ben bana layık olanları işledim, sonunda bu kara sel, bu kara bela geldi, bana çattı. Aranma sırası bana gelirse, eyvahlar olsun; canıma ne çetin şeyler gelecek ne belalara düşeceğim. Ciğerime yüzlerce kıvılcım düştü, yalvarmamda yanık kokusu duy. Böyle bir keder, böyle bir gam küfürde bile olmasın!”
Rahmet eteğine sarıldı; merhamet, merhamet diye yakardı!
“Ne olurdu anam beni doğurmasaydı yahut beni aslan parçalayıp yeseydi. Ey Allah’ım, Sen, sana layık olanı yap! Çünkü beni her delikten bir yılan sokuyor. Ne de taştan canım, ne de demirden yüreğim varmış; yoksa böyle dertlerle, böyle ıstıraplarla çoktan kan kesilirdim. Vaktim daraldı, bir an içinde padişahlık et, feryadıma yetiş. Eğer bu defada günahımı örtersen ne olur? Ben artık, her türlü yapılmayacak şeylerden tövbe ettim. Bir daha tövbemi kabul buyur da tövbemi bozmamak için çok gayret sarf edeyim. Bu defa da bir kusur da bulunursam, artık bir daha tövbemi kabul etme, sözümü dinleme.”
Hem ağlayıp inlemede, yüzlerce damla gözyaşı dökmede, hem de “Celladın haline, hain kişilerin ellerine düştüm” demede idi. “Hiçbir frenk bu şekilde olmasın. Hiçbir dinsiz bu hale düşmesin.” Kendine, kendi canına ağlayıp duruyor; Azrail’i çok yakında, gözünün önünde görüyordu.
O kadar “Ya Rabbi ya Rabbi!” dedi ki, kapı ve duvarda onunla beraber “Ya Rabbi” demeye başladı. O; “Ya Rabbi” derken, birden cevheri arayanların sesi duyuldu.
Bu ses “Ey Nasuh herkesi aradık; sen de buraya gel” diyordu. Bu sesi duyunca Nasuh, kendinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu gitti. Çatlamış, harap bir duvar gibi yıkılıverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Aklı fikri başından gidince, sırrı o anda Hakk’a ulaştı.
Varlıktan boşalınca, varlığı kalmayınca Allah, onun can doğanını huzura çağırdı. Onun varlık gemisi muradına ermeden parçalanınca, rahmet deryasının kenarına düştü. Aklı başından gidince, canı Hakk’a ulaştı. İşte o zaman, rahmet denizi coştu, köpürdü. Can beden ayıbından kurtulunca, sevine sevine aslına gitti.
Can doğan kuşuna benzer, ten ona uzaktır. O; ayağı bağlı, kanadı kırık halde, beden tuzağına düşüp kalmıştır. Canı helak eden o korkudan sonra, “İşte kaybolan cevher” diye müjdeler geldi. Korku gitti, “O, kaybolan değer biçilmez cevher bulundu” diye ansızın bir ses geldi.
“Bulundu ferahlık. Müjdelik ver; gevheri bulduk” diyorlardı. Gürültüler, naralar, el çırpmalar, “hüzün gitti” diye bağrışmalar hamamı dolduruyordu. Kendinden geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözleri aydınlandı, gözüne iyi günler, aydın günler göründü.
Herkes ondan helallik, hoşgörülük istiyor, durmadan elini öpüyorlardı. “Hakkında kötü zanda bulunmuştuk; aleyhinde bulunmuş, seni çekiştirmiştik” diyorlardı. O padişahın kızına herkesten daha yakın olduğu için, herkes bu işi daha çok ondan ummuştu. Nasuh padişah kızının has tellakı idi; ona mahremdi. Hatta onlar, iki ayrı bedende tek ruh gibiydiler. “Sultana ondan daha yakın bir kadın yok, cevheri aldıysa o, almıştır” diyorlardı. Hatta önce onu aramak istemişler, fakat saygı gösterdikleri için geriye bırakmışlardı. “Çaldı ise” diye düşünmüşlerdi. “Bir yerlere bıraksın da kendini kurtarsın”. Bu sebeple Nasuh’tan özür diliyorlar helallik istiyorlardı.
Nasuh onlara dedi ki; “Bu bana Allah’ın lütfu, ihsanı; yoksa ben dediğinizden beterim. Benden helallik istemeye, özür dilemeye hacet yok. Çünkü ben, dünyada yaşayan insanların en günahkârıyım. Bana isnat edilen kötülükler, benim yaptığım kötülüklerin, yüzde biridir. Birisi hakkımda; ”Kötü, fena” dese, bu bir şüphedir, zandır. Ama ben, kendi kötülüğümü apaçık görüyorum. Kim bende birazcık kötülük görüyorsa ve biliyorsa, muhakkak ki o bildiği kötülük, yığın yığın günahlarımın, pek çok olan kötülüklerimin binde biridir. Günahlarımı, kötülüklerimi, bir ben bilirim, bir de kötülükleri örten Allah bilir. Önceleri kötülükle İblis bana üstad olmuştu. Sonra da ben o kadar günah işledim ki, İblis benim gözümde bir rüzgârdan ibaret oldu. Bütün bu suçları, bu günahları Hakk gördü de görmezlikten geldi. Günahlarım sebebiyle yüzümü sarartmadı, beni utandırmadı. Sonra Hakk’ın rahmeti, benim günahlarla yırtılan kürkümü dikti ve bana can gibi tatlı olan tövbeyi nasib etti. Ya Rabbi, sana şükürler olsun. Beni ansızın gamdan azad ettin, kurtardın. Bedeninde her kılın bir dili olsa da hepsi ile sana şükretse, yine de şükrünün yerine getiremez.”
Bundan sonra birisi geldi, Nasuh’a dedi ki; “Padişahımızın kızı iltifat buyuruyor, seni çağırıyor. Ey tertemiz kadın! Padişahın kızı seni çağırıyor, hemen gel de başını yıka. Onun gönlü, senden başka tellak istemiyor. Başını kille yıkayacak, vücudunu ovacak başka bir tellak arzu etmiyor.”
Nasuh kendini çağıran kadına “Git, git” dedi. “Elim işten kaldı, senin bu Nasuh’un şimdi hastalandı. Koş acele bir başkasını ara! Vallahi benim elim işten kaldı.”
Kendi kendisine; “Günah başımdan aştı; gönlümden o korku, o yanış, o acı nasıl gider?” diye düşündü.
“Ben bir defa öldüm de tekrar dirildim, dünyaya yeniden geldim. Ölümünde acısını tattım, yokluğunda. Gerçekten öyle hususla tövbe ettim ki, canım tenimden ayrılmadıkça, artık tövbemi bozmam.”
Ramazan ayının en önemli hususiyetlerinden biride tövbe ayı olmasıdır. Bu sebeple hakiki tövbenin nasıl olması gerektiğini anlamamız adına Nasuh’un hikayesini paylaşmak istedik sizlerle…
Müsaadenizle gelelim hissemize ;
Nasuh kelimesi de sözlükte “en halis, en safi ve en içten” anlamına gelir. Ayrıca bu kelime yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran manasını da içine almaktadır. Şu halde tövbe-i nasuh, hüsn-i niyet, hulus-i kalp ile ciddi ve yürekten tövbe etmek demektir. Nitekim kul, günah ile kirlenirken, tövbe ile temizlenebilmektedir.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de:
“Ey iman edenler! Tövbe-i nasuh, ile Allah’a tövbe edin (dönün).” (Tahrim-8) buyurmaktadır. Demek ki her insan mutlaka hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı ise hemen tövbeye koşanlardır. (Tirmizi- Kıyame- 49)
Hz. Ömer, nasuh tövbesini şöyle tanımlamıştır: "Nasuh tövbe, günahtan tövbe edip o günaha bir daha dönmemek veya dönmek istememektir. Günahtan pişmanlık duymak, günahı terketmek ve bir daha dönmemekle yapılır.”
Hz. Mevlana’mız hikâyenin henüz başında Nasuh’un kötü ve çirkin işler yapmasına rağmen bir arifin yanına gidip ona; “Dualarında bizi hatırla” diye yalvardığından bahseder. Bu ifade ile bizlere demek ister ki;
Nasuh Tövbesi etmek için ulu gönüllü birinden yardım istemek yerinde olur. Nasuh da öyle yapmış,bir pir eteğin tutarak Allah’tan yardım istemiştir ve bu hareketinden dolayı Allah-ü Zülcelâl, Nasuh’un tövbe etmesi için bir vesile yaratmıştır. Sonuçta Nasuh’a tövbe nasip olmuştur.
Seyyid Mîr Hamza Nigârî şöyle der;
“Tut dâmen-i ehl-i dili tevbe-i nasûh it
İhlâs ile tâ çekmeyesin dâg-ı nedâmet”
“Gönül ehlinin eteğine yapış
Samimiyetle tevbe-i nasûh et ki pişmanlık derdi çekmeyesin.”
Affınıza sığınarak bu konuya açıklık getirmek için gönlümüze düşen bir kıssa ile hissemizi tamamlamak isteriz;
Şems Hz.leri bir su kenarından geçerken bir grup genç dere kenarına oturmuş eğleniyorlarmış. Haram işlerle uğraşıp, vakitlerini boşa geçiriyorlarmış. Bunu gören Şems Hz.lerinin yanındakiler, gençlerin bu hallerini hoş karşılamayıp birazda kızmışlar. Ve Şems Hz.lerine dönerek: “Efendim sizin duanız kabul olur. Dua ediverin de şunlar bu yaptıklarından dolayı defolup gitsinler!” demişler.
Mübarek, gençlere dönerek onların da duyacağı şekilde: “Allah Teâlâ sizleri cennetine koysun!” diye dua edivermiş. Yanındakiler bu duaya şaşırmışlar. Öyle ya onlardan kurtulmak yerine hayır dua edivermiş Hazret.
Sonra sormuşlar Hazreti Şems’e (k.s) “Neden böyle dua ettiniz?” diye.
Şöyle cevap vermiş Şems Hz.leri: “Cenab-ı Allah (c.c) bir insanı cennetine almayı arzu ederse o kişiye önce cennete girecek amelleri yapmayı nasip eder. O kişi oruç, namaz, zikir ve güzel ahlâk (cömertlik, tatlı dil, hoş sohbet, yardımsever, iyi geçim, yumuşak huy) ile müşerref olur.O kişiye şeref, güzel ibadet ve kabul edilmiş dualar kazandırıp, eski hallerinden temizler sonra da cennetine alıverir.”
Nitekim bir süre sonra Hazretin dua buyurduğu gençler tövbe edip Şems Hz.lerinin (k.s) talebesi olup güzel haller ile bezenmişler. Eski durumlarından eser kalmamış.
Allah’ın velilerinin duaları, çamura düşeni temiz pak eder. Sultanları kul, ayak olanları baş, yavuzları zebun, vahşileri yahşi eder.
Vesselam