



.png)
.png)
.png)

.png)
.png)
.png)

.png)

.png)
Cenab-ı Hak umduklarımıza nail kılsın. Korktuklarımızdan hıfzı muhafaza eylesin. Cemîan Kur'an'a sarılmayı nasip ve müyesser eylesin. Nefislerimize, hevâ ve heveslerimize bırakmasın inşallah.
Çok zor zamanlardan geçiyoruz. Rabbim akıbetlerimizi hayretsin. Kendisini bilmeyi, anlamayı ve hakkıyla kul olmayı nasip ve müyesser eylesin.
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri, Âl-i İmrân suresinde şöyle buyurmaktadır:
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [1]
İşte Rabbimizin bu emri mûcibince, Allah’ın ipinden başka tutunacağımız hiçbir ip yoktur. Kul için asıl kurtuluş, Cenâb-ı Hakk’ın dinine sımsıkı sarılmak, istikametten ayrılmamak ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat yolundan zerre kadar inhiraf[2] etmemektir.
Rabbim bizleri istikamet üzere daim ve kaim eylesin. Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in itikadı ve yolu üzere yaşamayı, bu hâl üzere imanla ahirete göçmeyi ve inşallahu Rahmân cennet ve Cemâl-i İlâhî’ye ulaşmayı hepimize nasip ve müyesser eylesin.
Neden böyle söylüyorum?
Maalesef bugün, “İman ettik.” dediği hâlde hak ve hakikatten uzak duran, yalnızca iman ettiğini söylemekle yetinen; ancak itikadî meselelerde büyük zafiyetler içerisinde bulunan bir toplulukla karşı karşıyayız.
Elbette bunların sebeplerini de anlamak gerekir. Zira toplumumuzda, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat hakkında yeterli ve sahih bir bilgi maalesef bulunmamaktadır. İnsanların bir kısmı, daha ziyade gelenekler üzerinden şekillenmiş bir iman anlayışına sahiptir.
Fıkhî meselelerde de çoğu zaman yüzeysel bilgilerle yetinilmekte; bunun ötesinde Kur’ân-ı Kerîm ve onun hükümleri hakkında yeterli mâlumat bulunmamaktadır.
Rabbim cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın. Hak ve hakikati; Hazreti Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünneti seniyyesinden ve Allah’ın ahkâm-ı ilâhiyesini bildiren Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan öğrenmeyi nasip ve müyesser eylesin.
Zira Kur’ân ve Sünnet’in dışında kalan yollar, insanı hakikate ulaştırmaz; bâtıl ve hükümsüzdür.
Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a kırk yaşında nübüvvet vazifesini verdi. Cenâb-ı Hak, yirmi üç yıl içerisinde altı bin küsur ayeti kerimeyi Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a inzal buyurdu. Resûlullah Efendimiz de kendisine vahyedilen bu ilâhî hakikatleri bizlere peyderpey tebliğ etti. Bizler de bunların tamamına iman ettik.
Ancak bugün internet, sosyal medya ve çeşitli medya mecralarında, “Şimdi en büyük problemlerden bir tanesi, indirilen din ile uydurulan din arasında tercih yapma vaktidir.” şeklinde sözler söyleyen; İslâm’a fitne sokmaya, insanların itikadını ve amellerini bozmaya çalışan kimselerin sayısının her geçen gün arttığını müşahede ediyoruz.
Rabbim, onların şerlerinden ve fitnelerinden cümlemizi muhafaza eylesin.
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Sonra seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma. Şüphesiz onlar seni Allah’tan müstağni kılamazlar. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostudurlar. Sakınanların dostu ise Allah’tır.”[3]
İşte Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a böyle bir emir vermiştir.
Bunun adına “şeriat” diyoruz. Şeriat Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin kulları için vaz‘ ve tayin buyurduğu ilâhî emir ve nehiylerin tamamı, bir mecmuasıdır. Başka bir ifadeyle, Allah’ın neyi emrettiğini, neleri yasakladığını ve kullarının nasıl bir hayat sürmesi gerektiğini bildiren ilâhî hükümlerin bütününe şeriat denir.
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a şöyle buyurdu:
“Ey şanlı Resûl! Rabbinden Sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan Onun peygamberlik görevini yapmamış olursun.”[4]
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb-ı Hak’tan kendisine bildirilen bütün emir ve nehiyleri tek tek insanlara ulaştırdı.
Buna da “tebliğ” diyoruz.
Sonra Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri şöyle buyurdu:
“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman (tebyin etmen) ve onların da üzerinde düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.” [5]
Evet, Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin tebyin edebilmesi için, ahkâm-ı ilâhiyyenin dışında da kendisine bildirilen bir bilgiye sahip olması gerekir.
Çünkü tebyin; Allah-ü Teâlâ tarafından indirilen hükümlerin insanlara yalnızca ulaştırılması değil, aynı zamanda onların açıklanması, izah edilmesi ve nasıl uygulanacağının gösterilmesidir.
Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Nitekim kendi aranızdan, size ayetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size Kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.”[6]
İmam-ı Şâfiî Hazretleri, bu ayeti kerimede Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin “hikmet” buyurmasından muradın, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadis-i şerifleri olduğunu ifade etmektedir.
Ayette "Kitap" (Kur'an) zikredildikten sonra "Hikmet" ayrıca zikredilmiştir. Eğer Hikmet, Kitap ile aynı şey olsaydı, ayrıca zikredilmesi anlamsız olurdu. Ayrıca Allah, Peygamberine itaati farz kılmıştır; bu da Kitap dışında bir kaynağı, yani Sünnet'i gerekli kılar.[7]
Evet, ahkâm-ı ilâhiyenin, yani Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emir ve nehiylerinin dışında, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen bilgilerin diğer bir adı da hadis-i şeriflerdir. İşte âyet-i kerîmede geçen “hikmet” de buna işaret etmektedir.
Vahiy iki türlüdür.
Birincisi, “vahy-i metlûv”dur; yani tilâvet olunan vahiydir. Fatiha suresinden Nas suresine kadar olan Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı bu vahiy kapsamındadır.
İkincisi ise “vahy-i gayr-i metlûv”dur. Bu, tilâvet olunmayan; ancak Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a Cenâb-ı Hak tarafından bildirilen vahiydir.
Peki, Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri bunu nasıl ifade ediyor?
“O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. Onun konuşması, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” [8]
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! Bana Kitap (Kur’an) ve onunla birlikte bir benzeri (Sünnet) verilmiştir.” [9]
Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb-ı Zülcelâl Hazretlerinin emirlerini ve yasaklarını önce kendi hayatında tatbik ederek bizlere bizzat örnek oldu. Ardından bunları bizlere tek tek açıkladı; hangi yoldan, nasıl yürümemiz gerektiğini yaşayarak ve öğreterek gösterdi.
İşte fitne peşinde koşanların kabul etmek istemedikleri nokta da burasıdır: Kur’ân-ı Kerîm’i kabul edip Sünneti Seniyye’yi devre dışı bırakmak mümkün değildir.
“İnsanlar Kur’ân-ı Kerîm’i kendi anlayışlarına göre yorumlasınlar.” diyorlar.
Peki, Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı ilâhîsi nedir?
Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin muradını kim açıklıyor?
Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm açıklıyor.
İşte bu noktayı aşamayınca, hadis-i şerifleri inkâr etmeye başlıyorlar. Çünkü hadis-i şerifleri devre dışı bıraktıkları zaman, Kur’ân-ı Kerîm’i kendi anlayışlarına göre yorumlamalarının önünde bir engel kalmayacağını düşünüyorlar.
Peki, herkes Kur’ân-ı Kerîm’i kendi anlayışına göre yorumlarsa ne olur?
Herkes, anladığını kendi ölçüsü kabul eder ve dinî hayatını da buna göre şekillendirir. Böylece ortak bir ölçü ve esas yerine, herkesin kendi anlayışına göre hareket ettiği bir din telakkisi ortaya çıkar.
Neticede Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünneti Seniyye’nin ortaya koyduğu ölçülerden uzaklaşılmış; herkesin kendi fikrine göre şekillendirdiği bir İslâm anlayışı meydana gelmiş olur.
Rabbim, ümmet-i Muhammed’i böyle fitnelerden muhafaza eylesin ve bizleri Kur’ân-ı Azîmüşşân’a ve Sünneti Seniyye’ye sımsıkı sarılanlardan eylesin.
İşte Ehli Sünnet ve’l Cemaat, Kur’ân-ı Kerîm’i, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bize tebliğ ettiği, açıkladığı ve nasıl anlamamız gerektiğini öğrettiği şekilde anlamayı esas alır.
Peki, hadis-i şeriflere itibar etmemenin temeli nereden geliyor?
Hazreti Muâviye ile Hazreti Ali Efendimiz arasında Sıffîn Savaşı meydana geldi. Savaşın ilerleyen safhasında, Müslümanların daha fazla kanının dökülmemesi için iki taraf arasında hakem tayin edilmesi teklif edildi. Maksat, ihtilafın bir hakem vasıtasıyla çözüme kavuşturulmasıydı.
İki tarafın da hakem tayinini kabul etmesi üzerine, Hâricîler olarak bilinen bir grup buna karşı çıktı. “Hüküm ancak Allah’a aittir.” diyerek Hazreti Ali Efendimiz başta olmak üzere hakem tayinini kabul edenleri küfürle itham ettiler.
Kur’ân-ı Kerîm’in bazı nüshalarını mızrakların uçlarına kaldırarak, “Ey Ali! Seni Allah’ın dinine davet ediyoruz.” dediler.
Hazreti Ali Efendimiz ise onların bu tavrına karşı çıkarak, Allah’ın kitabını kendi maksatları doğrultusunda kullanmalarına itiraz etti. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, anlaşmazlıkların çözümünde hakem tayin edilmesine dair açık hükümler de bulunmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin.” [10]
Hâricîler ise “Hüküm ancak Allah’a aittir.”[11] âyet-i kerimesini kendi anlayışlarına göre yorumlayarak hakem tayinini bütünüyle reddettiler.
Burada önemli olan şudur: Bir ayeti kerimeyi lafzından koparıp, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın açıklamalarını ve sahâbenin anlayışını dikkate almadan kişinin kendi anlayışına göre yorumlaması, büyük bir fitneye kapı aralayabilir.
Sahâbeyi Kirâm, “Allah Resûlü Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdu.” diyerek hadisi şerifleri delil olarak ortaya koyduklarında ise Hâricîler, kendilerince karşılarındaki sahâbeyi din dışı kabul ettikleri için onların rivayetlerini de reddetmeye başladılar. Böylece hadisi şeriflere karşı mesafeli duran ve yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’i esas aldığını iddia eden bir anlayış ortaya çıktı.
Hazreti Ali Efendimiz, bu kimselerle münazara etmek üzere Abdullah bin Abbâs Hazretlerini gönderdi. İbn Abbâs Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Sünneti Seniyye’yi bilen büyük bir âlim olarak onların karşısına çıktı.
Hazreti Ali Efendimizin, onlarla münazarada, yalnızca ayetlerin lafızları üzerinden hareket edilmemesi gerektiğini; bunun yerine hadis-i şeriflerle ikna edilmeye çalışılmasının daha uygun olduğuna dair tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.
İbn Abbâs Hazretleri de hadis-i şeriflerle onları ikna etmeye çalıştı. Bu münazaralar neticesinde Hâricîlerin bir kısmı geri döndü; ancak tamamını ikna etmek mümkün olmadı. [12]
İşte bu hadise, Kur’ân-ı Kerîm’in Sünneti Seniyye’den ayrı düşünülemeyeceğini ve ayetlerin Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın açıklamalarından koparılarak yorumlanmasının ne büyük fitnelere sebep olabileceğini göstermektedir.
Bu sebeple, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadisi şeriflerine karşı çıkan ve Sünneti Seniyye’yi devre dışı bırakmaya çalışan anlayışların tarih içerisinde çeşitli şekillerde ortaya çıktığını görüyoruz. Bu anlayışların farklı şekillerdeki yansımaları günümüzde de devam etmektedir.
Bunlar işi öyle bir noktaya getirdiler ki, “Yirmi birinci asra geldik efendiler! ‘Kabir azabı vardır.’ demeyin. Teknoloji ilerledi. Olur ya, bir gün birileri kabrin altına kamera yerleştirir de kabir azabının olup olmadığını görür; o zaman mahcup oluruz.” gibi sözler söylemeye başladılar.
Sapkınlığın vardığı noktayı anlayabiliyor muyuz?
Bütün bunların temelinde, Hazreti Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetini ve hadis-i şeriflerini devre dışı bırakmak vardır. Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bildirdiği hakikatleri ölçü kabul etmedikleri zaman, dinî meseleleri yalnızca aklî ve maddî ölçülerle değerlendirmeye başlıyorlar. Böylece kabir hayatı ve kabir azabı gibi gaybî meseleleri, deney ve gözlem konusu hâline getirmeye çalışıyorlar.
Hâlbuki Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri şöyle buyuruyor:
“O ümmî peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.”[13]
Demek ki Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’i tebliğ eden değil; Allah-ü Teâlâ’nın kendisine bildirdiği hükümleri açıklayan, insanlara iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın izniyle helâl ve haram hükümlerini bildiren bir peygamberdir.
Öyleyse Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetini ve hadisi şeriflerini yok sayarak İslâm’ı anlamaya çalışmak mümkün değildir.
İmrân bin Husayn (radıyallahu anh) Hazretleri, Kâbeyi Muazzama’yı tavaf ederken meleklerin kendisiyle musafaha ettiği rivayet edilen, mânevî mertebelerde yüksek derecelere ulaşmış büyük bir sahabedir. Fenâfillâh makamına kadar, yani altıncı makama kadar yükselmiş bir zattan bahsediyoruz.
İmrân bin Husayn (radıyallahu anh) bir gün bir topluluk içerisinde oturmuş, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadis-i şeriflerini ve Sünneti Seniyye’sini anlatıyordu. Orada bulunanlardan biri söze karışarak:
“Ey Ebû Nüceyd! Siz bize birtakım hadisler anlatıyorsunuz; fakat biz bunların aslını Kur’ân-ı Kerîm’de bulamıyoruz.” dedi.
Bunun üzerine İmrân bin Husayn (radıyallahu anh) Hazretleri çok öfkelendi ve adama:
“Sen Kur’ân-ı Kerîm’i hiç okudun mu?” diye sordu.
Adam:
“Evet, okudum.” dedi.
İmrân bin Husayn (radıyallahu anh):
“Peki, Kur’ân-ı Kerîm’de öğle namazının dört rekât farz olduğunu ve kıraatin açıktan yapılmadığını; ikindi namazının dört rekât olduğunu; akşam namazının üç rekât olduğunu ve ilk iki rekâtında kıraatin açıktan yapıldığını; yatsı namazının dört, sabah namazının ise iki rekât olduğunu gördün mü?” diye sordu.
Adam:
“Hayır, göremedim.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine İmrân bin Husayn (radıyallahu anh):
“Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de bunları bizzat Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan öğrenmedik mi?” buyurdu.
Ardından zekât meselesine geçti:
“Peki, Kur’ân-ı Kerîm’de hangi miktardaki maldan ne kadar zekât verileceğinin tafsilatını buldun mu? Kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda şu kadar koyun, şu kadar devede şu kadar deve zekât verileceğine dair bu ayrıntıları Kur’ân-ı Kerîm’de gördün mü?”
Adam yine:
“Hayır.” dedi.
İmrân bin Husayn (radıyallahu anh):
“Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de bunları Allah’ın Resûlü’nden öğrendik.” buyurdu.
Sonra hac ibadetine geçti ve şöyle sordu:
“Siz Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘O Eski Ev’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.’ [14] ayetini okumadınız mı?
Peki, Kâbe-i Muazzama’nın yedi defa tavaf edileceğini ve Makâm-ı İbrahim’in arkasında iki rekât namaz kılınacağını Kur’ân-ı Kerîm’de bu tafsilatla gördünüz mü?”
Adam:
“Hayır.” dedi.
Bunun üzerine İmrân bin Husayn (radıyallahu anh) Hazretleri sözlerini şöyle bağladı:
“İşte siz bütün bu tafsilatı Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işittiniz; biz de size naklettik. Siz bunları bizden aldınız. Şüphesiz Allah-ü Teâlâ Hazretleri kitabında şöyle buyurmuştur:
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden menettiyse ondan sakının.” [15]
Sizin bilmediğiniz, bizim ise Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ile birlikte şahit olduğumuz daha nice şeyler vardır.”
Bu ağır ve sarsıcı deliller karşısında itiraz eden adam, hatasını anlayarak:
“Beni aydınlattın, Allah da seni aydınlatsın!” veya diğer bir rivayete göre, “Beni ihya ettin; Allah da seni ihya etsin!” diyerek oradan ayrıldı.
Adam oradan ayrılırken etrafındakilere şöyle sesleniyordu:
“Bakın! Sünneti Resûlullah’a yapışırsanız vallahi selâmettesiniz; Sünneti Resûlullah’a yapışmazsanız dalâlettesiniz.”[16]
Anlıyor muyuz?
İşte mesele budur. Kur’ân-ı Kerîm’i kabul edip Sünneti Seniyye’yi devre dışı bırakmak mümkün değildir. Çünkü namazın nasıl kılınacağından zekâtın miktarlarına, hac ibadetinin nasıl eda edileceğinden dinin diğer hükümlerinin nasıl yaşanacağına kadar pek çok hususun tafsilatını bizlere Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm öğretmiştir.
Öyleyse Sünneti Seniyye’den ayrılmak, dinin anlaşılmasında ve yaşanmasında Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın rehberliğini terk etmek demektir. Rabbim bizleri Kur’ân-ı Azîmüşşân’a ve Sünneti Seniyye’ye sımsıkı sarılanlardan eylesin.
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretlerine de bu minvalde itiraz edenler olmuş.
“Ey İmam! Hiç durmadan bize hadis okuyorsunuz. Kur’ân-ı Kerîm’den bahsetmiyorsunuz. Kur’ân’ı okuyun da dinleyelim.” demişler.
İmam-ı Âzam Hazretleri onlara dönerek:
“Sizde de mi bu hastalık var? Hazreti Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan siz de mi rahatsız oluyorsunuz?” buyurmuş.
Ardından şöyle bir soru sormuş:
“Şu soruma cevap verin: Maymunun etini yemek câiz midir?”
“Harâmdır.” demişler.
İmam-ı Âzam Hazretleri:
“Peki, haram olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de nerede görüyorsunuz?” diye sormuş.
Susmuşlar.
Bunun üzerine İmam-ı Âzam Hazretleri:
“Hazreti Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm bunun haram olduğunu beyan etmedi mi? Biz bunu Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan öğrenmedik mi?” buyurmuş.[17]
İşte burada çok mühim bir hakikat ortaya çıkıyor:
Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadisi şeriflerini ve Sünneti Seniyye’sini devre dışı bırakarak Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışmak mümkün değildir.
Onun için, Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadis-i şeriflerini yok sayan, hadisleri itibarsızlaştıran veya sürekli zayıf olduğunu ileri sürerek Sünneti Seniyye’yi devre dışı bırakmaya çalışan bir meclisle karşılaşırsanız, orada fitneden başka bir şey aramayın. Böyle bir fitneden uzak durun.
Çünkü Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünneti Seniyye’si, dinin anlaşılmasında ve yaşanmasında vazgeçilmez bir ölçüdür.
Peygamber Efendimiz (sav);
"Size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru (hakka uygun) bir söz duyduğunuz zaman –onu ben söylemiş olayım veya olmayayım– kabul ediniz (onunla amel ediniz)." [18]
Kime Allah katından bir hayrın ve faziletin sevabı ulaşırmış olur da, o da (o amelin sevabına) inanarak ve onu umarak o ameli işlerse –her ne kadar o sözü ben söylememiş olsam bile– Allah ona o sevabı verir." [19]
Namaz kılıyoruz. Namazın içerisinde ne yapıyoruz? Tahiyyata oturuyoruz. Tahiyyatta Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a salât ü selâm getiriyoruz.
Hadisi şeriflere karşı çıkan bir kimseye sorsanız:
“Efendi, namazda okuduğumuz salât ü selâmı bir anlat da dinleyelim.”
Tabii cevap veremez.
Kâbeyi Muazzama’nın inşası sırasında İbrahim Aleyhisselâm ile İsmail Aleyhisselâm, Beytullah’ın temellerini yükseltirken Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua etmişler:
“Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz Sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.”[20]
İşte o duaların ve ibadetlerin neticesinde, Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri birtakım hükümleri Ümmeti Muhammed için de bir hak ve vazife olarak bildirmiştir. Bu hususu daha önce de anlatmıştık.
Peki, kardeşim, “Salât” nedir? “Selâm” nedir?
Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bize salât ü selâmın nasıl yapılacağını öğretmiş ve:
“Allahümme salli...” ve “Allahümme bârik...” okuyunuz, buyurmuştur.
Selâm nedir?
Namazda:
“Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtüh.” demiyor muyuz kardeşim?
Bunları biz kimden öğreniyoruz?
Hazreti Muhammed-ül Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’dan öğreniyoruz.
Öyleyse Sünneti Seniyye’yi devre dışı bırakmak mümkün değildir. Namazımızın içerisindeki salât ü selâmın nasıl yapılacağını dahi Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan öğreniyoruz.
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır.”[21]
İşte burada da bir başka mesele karşımıza çıkıyor: Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği hükümleri nasıl anlayacağımızı ve bunların tafsilatını nasıl öğreneceğimizi bize Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm göstermiştir.
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri bir topluluğa şöyle soruyor:
“Siz balık yiyor musunuz? Tuttuğunuz balığın boğazını kesiyor musunuz?”
“Hayır.” diyorlar.
Bunun üzerine:
“Peki, ölü balığı yemenin câiz olduğunu size kim söyledi?” diye soruyor.
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri sözlerine şöyle devam ediyor:
“İşte onu Muhammed-ül Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm söyledi. Eğer Muhammed-ül Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’a tâbi olmasaydınız, daha size çok eşek eti yedirirlerdi.”
Zira eşek etinin haram olduğuna dair hükmün tafsilatı Sünneti Resûlullah’ta bildirilmiştir. [22]
Bu meseleyle ilgili saatlerce konuşabiliriz. Fakat ezcümle şunu ifade edelim:
Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ne buyurduysa başımızın tacıdır. Neyi yasakladıysa, “Âmennâ ve saddaknâ.” deriz. Çünkü O, Allah-ü Teâlâ’nın Resûlüdür ve Onun getirdiği hakikatlere teslim olmak, imanın ve kulluğun gereğidir.
Şefaatçimiz mi bizim?
Şefaatçimiz.
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
“O gün Rahmân’ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”[23]
Onun için Rabbim bizleri onların sınıfından, onların grubundan, Üstadımızın himmet ve feyzinden ayırmasın inşallah.
Allah hepinizden razı olsun. Geceniz mübarek olsun.
[1] Âl-i İmrân Suresi, 3/103
[2] Sapma, yön değiştirme veya başka bir tarafa eğilme
[3] Câsiye Suresi, 45/18-19
[4] Mâide Suresi, 5/67
[5] Nahl Suresi, 16/44
[6] Bakara Suresi, 2/151
[7] İmam Şafi er-Risâle
[8] Necm Suresi, 53/3-4
[9] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 10
[10] Nisâ Suresi, 4/35
[11] Yûsuf Suresi, 12/40
[12] İbn Sa‘d’ın et-Tabakâtü’l-Kübrâ
[13] A‘râf Suresi, 7/15
[14] Hac Suresi, 22/29
[15] Haşr Suresi, 59/7
[16] Ebu Davud, Zekât, 1; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve; El-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye
[17] Kavâidü’t-Tahdîs
[18] Darekutnî, es-Sünen, 5/371-372, No: 4474; el-Ukaylî, ed-Duafa, 1/32; İbnu’l-Cevzî, Mevzuat, 1/420; Sehavi, Makasıt, s. 56, No: 59; Ayrıca bk. Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 175.
[19] Hafız el-Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, I, 72; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, I, 126
[20] Bakara Suresi, 2/127
[21] Bakara Suresi , 2/173
[22] Buhârî, Megâzî, 38; Müslim, Nikâh, 29
[23] Meryem Suresi, 19/87


