ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA HAZRETLERİNİN MANEVİ IŞIĞINDA YAPILAN PERŞEMBE SOHBETLERİNİN
METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ HALİNE HER HAFTA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ.
KALBİN İSTİKAMETİ VE ALLAH’I ZİKRETMENİN HAKİKATİ

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah-ü Teâlâ Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerine mahsustur. Salât ve selâm, kâinatın serveri, iki cihanın sultanı, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin, âlinin, ashâbının ve kıyamete kadar onların izinden gidenlerin üzerine olsun.

Rabbim bizleri zikrinden ayırmasın, kalplerimizi istikamet üzere daim eylesin. Nefsimizin ve şeytanın şerrinden muhafaza buyursun.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

“Kalp, çölde rüzgârların ters yüz ettiği tüy gibidir.”[1]

Hakikaten insanın kalbi böyledir. Bir tarafa yönelir, sonra başka bir tarafa döner. Bir gün ibadete, bir gün gaflete meyleder. Bir zaman Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin zikriyle huzur bulurken, başka bir zaman dünyanın meşgalesine kapılabilir.

İşte bunun için insan, kalbini bir yere raptetmek mecburiyetindedir.

Kalp başıboş bırakılırsa onu dünya kendisine çeker. Nefis kendisine çeker. Şehvet kendisine çeker. Şöhret kendisine çeker. Mal, makam, mevki ve insanların beğenisi kendisine çeker. Şeytan da bu dağınıklığın içerisine vesvese atar.

İnsan ise unutkan bir varlıktır.

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri:

“Doğrusu daha önce Âdem’den ahit almıştık da unuttu.” [2] buyuruyor.

Yine Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, Hz. Âdem'e (aleyhisselâm):

“Fakat şu ağaca yaklaşmayın.”[3] buyurmuştu.

Buradan insanın ne kadar unutmaya ve gaflete açık olduğunu anlamamız gerekir.

İşte insanın kalbi Allah'a ve Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) raptedilmedikçe, kalbin hangi istikamette yürüyeceğini kestirmek kolay değildir.

Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de müminlerin şu duayı yaptıkları bildiriliyor:

“Ey Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından rahmet bağışla. Şüphesiz Sen çok bağışta bulunansın.” [4]

Demek ki mümin, “Ben artık oldum, benim kalbim şaşmaz.” demez. Bilakis Rabbine iltica eder:

“Yâ Rabbi! Beni istikametten ayırma. Kalbimi kaydırma. Beni nefsime ve şeytana bırakma.”

Çünkü kulun en büyük korkularından birisi, hidayetten sonra istikametini kaybetmektir.

Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri, kulunu şerre zorlamaz. Hayrı da şerri de göstermiş, doğru yolu da yanlış yolu da bildirmiştir. Kul, kendi iradesiyle yanlış yola yöneldiğinde, o tercihin neticesi olarak kalbi de kararmaya ve istikametten uzaklaşmaya başlar.

Nitekim Allah-ü Teâlâ:

“Onlar yoldan sapınca Allah da onların kalplerini saptırdı.”[5]buyuruyor.

Öyleyse insanın hayatındaki en büyük mücadelelerden biri, kalbin istikametini muhafaza etme mücadelesidir.

KALBİN EN BÜYÜK DÜŞMANI: GAFLET

İnsan hayatında nefis vardır, şeytan vardır. Şeytan-ı aleyhillâne, insanı Allah'ın rahmetinden, zikrinden, ibadetinden ve kulluk şuurundan uzaklaştırmak için vesvese verir.

Bazen insanın önüne haramı koyar. Bazen günahı güzel gösterir. Bazen ibadeti ağırlaştırır. Bazen “Daha sonra yaparsın.” dedirtir. Bazen de insanı öyle dünyevî meşguliyetlerin içerisine sokar ki kul, Allah'ı anmayı dahi unutur.

Şeytanın en büyük gayesi, insanı bir anda uçuruma atmak değildir. Onu adım adım Allah'ın zikrinden uzaklaştırmaktır. Onun için Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin.”[6] buyuruyor.

Şeytanın adımları nedir?

İnsanı Allah'tan uzaklaştıran her adım...

Önce gaflet, sonra günah, sonra alışkanlık, sonra kalbin katılaşması...

Allah muhafaza buyursun.

Bu sebeple insan, şeytanın vesvesesini hissettiği zaman Rabbine sığınmalıdır.“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.” Bu sadece dilde söylenen bir cümle değildir.

Manası şudur:

“Yâ Rabbi! Kovulmuş şeytanın şerrinden Sana sığınıyorum. Ben kendi nefsimle bu düşmana karşı koymaya güç yetiremem. Sen beni muhafaza eyle.”

İşte bu şuurla söylenirse, istiâze kulun Rabbine ilticası olur.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, şeytanın namaz esnasında vesvese vererek insanın zihnini dağıttığını haber vermiş ve böyle durumlarda Allah'a sığınmayı öğretmiştir.[7]

Demek ki mümin, şeytanla mücadelede yalnız değildir.Onun bir kalesi vardır. O kale Allah'ın zikridir.

ALLAH'IN ZİKRİ, KULUN KALESİDİR

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, Hz. Yahyâ'nın (aleyhisselâm) ümmetine verdiği öğütleri anlatırken Allah'ı zikretmenin ehemmiyetini şöyle haber veriyor:

“Size Allah'ı zikretmenizi emrediyorum. Bunun misali, düşmanın peşine düştüğü ve hızla kendisini kovaladığı bir adamın hâli gibidir. Adam sonunda sağlam ve korunaklı bir kaleye ulaşır ve kendisini düşmandan korur. Kul da böyledir; kendisini şeytandan ancak Allah'ı zikretmek suretiyle koruyabilir.”[8]

Ne güzel bir misaldir! Düşman peşinde... Kul kaçıyor... Düşman yaklaşıyor... Kul sonunda sağlam bir kaleye giriyor. O kale nedir?

Allah'ın zikridir.

Şeytanın vesvesesinden korunmak isteyen kul, Allah'ın zikrine sarılmalıdır. Çünkü zikrin hakikati, sadece dilin hareket etmesi değildir.

Zikir, Allah'ı hatırda tutmaktır.

Dil “Allah” derken kalp dünyada dolaşıyorsa, insanın zikrinin hakikatine ulaşması kolay değildir.

Bir kimse eline tesbih alıp:

“Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah...” diyor; fakat aynı anda gözü başka yerde, zihni başka yerde, gönlü başka yerdeyse, elbette zikrin kalpte meydana getireceği tesiri tam olarak elde edemez.

Burada mesele, tesbihin sayısından önce kalbin yönüdür.

Kalp nereye dönmüş? Gönül kiminle? Kul kimi hatırlıyor? Kimi arıyor? Kimin rızasını istiyor? Asıl mesele budur.

ZİKİR, KALBİN UYANIKLIĞIDIR

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri:

“Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.” [9] buyuruyor.

Dikkat edelim: “Gafillerden olma.”

Demek ki zikrin karşısındaki en büyük tehlikelerden biri gaflettir. Kulun dili Allah'ı anarken gönlü de Allah'a yönelmelidir.

“Lâ ilâhe illallah” derken:

“Yâ Rabbi! Senden başka ilâh yoktur. Benim sığınağım Sensin. Ümidim Sensin. Maksadım Senin rızandır.” şuurunu taşımaya çalışmalıdır.

İşte zikir, o zaman insanın bütün hayatına sirayet etmeye başlar.

Yürürken Allah... Çalışırken Allah... Evinde Allah... Yolculukta Allah... İnsanlarla beraberken Allah... Yalnızken Allah... Sevinçte Allah... Sıkıntıda Allah...

Kulun gönlü Rabbini unutmaz.

Cennet mekân Abdullah Baba Hazretleri de bizlere bu hususta şöyle öğütlerdi:

“Oğlum, yolda giderken sağ ayağınız ‘Al-’, sol ayağınız ‘-lah’ diyecek. Allah, Allah, Allah diyerek yaşayıp Allah, Allah, Allah diyerek de öleceksiniz evladım. Eğer siz Allah'a bu şekilde hürmet ederseniz, Allah da zor zamanınızda size yardım eder.”

Ne güzel bir nasihat...

Yani kul, zikri yalnızca tesbihin başında bırakmayacak. Zikir, hayatının hâli olacak.

“EÛZÜ” DİYORUM, PEKİ VESVESE NEDEN GİTMİYOR?

Bazen bir kardeşimiz şöyle sorabilir:

“Ben ‘Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm’ diyorum. Peki neden vesvese gitmiyor?”

Kardeşim, mesele yalnızca dili hareket ettirmek değildir. “Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm” derken kalbin de Rabbine dönmesi gerekir.

“Yâ Rabbi! Ben şeytanın vesvesesine karşı acizim. Sen beni muhafaza eyle.” diyeceksin.

İşte o zaman istiâze, kalbin Rabbine sığınması olur. Kul, kendi kuvvetine güvenerek değil, Allah'ın kuvvetine sığınarak mücadele eder. Çünkü insanın nefsi vardır. Şeytanı vardır. Dünya vardır. Gafleti vardır. Bütün bunların karşısında kulun en büyük silahı, Allah'a iltica ve Allah'ı zikretmektir.

ZİKRİN HAKİKATİ

Meşâyıh-ı kiram, zikrin hakikatini anlatırken, zikrin yalnızca dilde kalan bir tekrar olmadığını ifade etmişlerdir. Bir insan binlerce defa “Allah” dese, fakat gönlü Allah'tan tamamen gafil olsa, burada zikrin ruhu eksik kalır. Çünkü zikir, Allah'ı hatıra getirmektir. Kalbin uyanmasıdır. Kalbin yönünü Rabbine çevirmesidir. Kalbin Allah'tan gayrı meşguliyetlerden sıyrılıp Rabbine iltica etmesidir. Bu sebeple tasavvuf yolunda zikir, yalnızca sayıdan ibaret görülmemiştir. Sayı vardır, edep vardır, usul vardır; fakat bütün bunların ruhu huzur ve şuurdur.

Kul “Lâ ilâhe illallah” derken, gönlünde Allah'tan başka mutlak bir maksud olmadığını düşünmeye çalışır. İşte bu zikir, kalbi diri tutar.

Allah-ü Teâlâ:

“Öyleyse siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.” [10] buyuruyor.

Ne büyük müjde!

Kul Rabbini zikrediyor; Rabbi de kulunu zikrediyor.

Kul Allah'ı anıyor; Allah da kulunu rahmetiyle anıyor.

Kul zor zamanında Rabbine sığınıyor; Rabbi onu yalnız bırakmıyor.

NAMAZDAN SONRA ACELE ETMEYİN

Bugün insanların düştüğü gafletlerden biri de namazı kılar kılmaz dünyaya dönmektir.Namaz biter bitmez telefon...Namaz biter bitmez iş...Namaz biter bitmez konuşma...Namaz biter itmez dışarı çıkma...

Hâlbuki kul az önce Rabbinin huzurundaydı.

Namazdan sonra birkaç dakika daha Rabbini zikretmek, tesbihat yapmak, dua etmek ne büyük nimettir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri, namaz esnasında şeytanın insana vesvese verdiğini haber vermiştir.[11]

Öyleyse namazı bitirince şeytanın başka bir oyununa düşmemek gerekir. Namazın ardından tesbihatımızı yapalım. Rabbimizi zikredelim. Dua edelim. Gönlümüzü dünyaya hemen teslim etmeyelim. Çünkü ruhumuz dünyanın meşgalesiyle yorulmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm ise ruhun gıdasıdır. Kalp temizlendikçe Kur'an'la ünsiyeti artar. Zikirle kalp temizlenir. Kalp temizlendikçe ibadet güzelleşir. İbadet güzelleştikçe insanın ahlâkı güzelleşir. Böylece kul, Allah'ın rızasına doğru yol almaya başlar.

SON NEFESE HAZIRLANMAK

İnsan son nefesini ne zaman vereceğini bilmiyor. Bu dünyaya gelirken elimizde hiçbir şey yoktu. Giderken de hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceğiz. Ne Mal kalacak. Ne Makam kalacak. Ne Ev kalacak. Ne Dünya kalacak.

Biz ise Rabbimizin huzuruna çıkacağız.

Bu sebeple insanın hayatını zikir, iman ve salih ameller üzere geçirmesi ne büyük bir nimettir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri:

“Kimin son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete girer.”[12] buyuruyor.

Öyleyse bugün dilimizi Allah'ın zikrine alıştırmalıyız ki son nefeste de dilimiz Allah'ı ansın. Bugün gönlümüzü Allah'a çevirmeliyiz ki son nefeste gönlümüz de Rabbine yönelsin.

ÂNİ ÖLÜM VE SON NEFES

Hz. Âişe (radıyallahu anhâ), Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) ani ölüm hakkında sorduğunda, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ani ölüm mümin için bir rahatlık, facir için ise bir pişmanlık ve üzüntüdür.”[13] buyurmuştur.

Buradaki asıl ders şudur: İnsan ölüme hazırlıklı yaşamalıdır. Çünkü ölümün vakti belli değildir. Bir insan hastalanacağını bilir ama ne zaman öleceğini bilemez. Sabaha çıkacağını zanneder, gece Rabbine kavuşabilir. Gece uyur, sabaha çıkamayabilir.

Öyleyse müminin işi, ölümü hatırlamakla ümitsizliğe düşmek değil; ölüme hazırlıklı yaşamak olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin hastalığında Muavvizât'ı okuyarak kendisine üflediği Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) tarafından rivayet edilmiştir.[14]

Muavvizât olarak İhlâs, Felak ve Nâs sûreleri okunmuştur.

Demek ki hastalıkta da, sıhhatte de, gece de, gündüz de kul Rabbini unutmayacak.

ALLAH'I ZİKREDEREK YAŞAMAK

Bir tarafta şeytan vardır. Bir tarafta nefis vardır. Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri:

“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettikleri hariç, var gücüyle kötülüğü emreder.” [15]buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şeytanın insan üzerindeki tesirini haber vermiştir.

İşte bu iki düşmana karşı insanın sığınacağı yer Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin kapısıdır. Allah'ın zikridir. Kur'an'dır. Namazdır. Dua ve istiğfardır. Salih amellerdir. Sünnet-i Seniyyeye ittibadır. Ve kalbin Allah'a rabtıdır.

Bunun için insan kendisini sürekli kontrol etmelidir: “Benim kalbim bugün nerede?”

Dünyada mı? Nefiste mi? Şehvette mi? İnsanların övgüsünde mi? Yoksa Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin rızasında mı?

İnsan bu muhasebeyi yaptığı zaman yolunu daha kolay bulur.

MÜRŞİD-İ KÂMİL VE İSTİKAMET

Tasavvuf yolunda insanın kendi nefsini tanıması ve nefsin hilelerinden korunması için mürşid-i kâmillerin terbiyesinden istifade etmek mühim görülmüştür.

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri:

“Allah kime hidayet ederse işte o doğru yolu bulmuştur; kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir veli bulamazsın.”[16]  buyuruyor.

Tasavvuf ehli bu ayet-i kerîmeyi, kulun hidayet ve istikamet yolunda Allah'ın lütfuna muhtaç olduğuna işaret eden ayetlerden biri olarak değerlendirmiştir.

Burada kulun kendisine pay çıkarması değil, Rabbine muhtaçlığını anlaması gerekir.

“Ben artık oldum.” demeyeceğiz. “Benim kalbim artık kaymaz.” demeyeceğiz.

Bilakis: “Yâ Rabbi! Beni bana bırakma. Nefsime bir an dahi terk etme. Kalbimi istikamet üzere sabit kıl.” diyeceğiz.

Çünkü kulun en büyük sermayesi, kendisini yeterli görmemesidir.

Kalp, rüzgârın önündeki tüy gibidir. Bir gün yukarı çıkar, bir gün aşağı iner. Bir gün ibadete koşar, bir gün gaflete düşer. Bir gün Allah'ı anar, bir gün dünyaya dalar. İşte bunun için kalbi başıboş bırakmayacağız.

Kalbimizi Allah'a rabtedeceğiz. Dilimiz Allah'ı zikredecek. Gönlümüz Allah'ı hatırlayacak. Namazımızı muhafaza edeceğiz. Kur'an'la ünsiyet kuracağız. Salât ve selâmı çoğaltacağız. İstiğfarı terk etmeyeceğiz. Şeytanın vesvesesine karşı:

“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.” diye Rabbimize sığınacağız.

Gaflete düştüğümüzde yeniden Allah'a döneceğiz.

Çünkü müminin yolu budur: Düşerse kalkar. Gaflete düşerse uyanır. Günah işlerse tövbe eder. Kalbi dağılırsa Rabbine yönelir. Ve ömrünün sonuna kadar:

“Yâ Rabbi! Beni Senden ayırma.” diye yalvarır.

Rabbim bizleri zikrinden ayırmasın.

Kalplerimizi hidayetten sonra eğriltmesin.

Nefislerimize bizi teslim etmesin.

Şeytan-ı aleyhillânenin vesvese, hile ve desiselerinden muhafaza buyursun.

Kalplerimizi Allah'ın zikriyle diri, imanımızı kuvvetli, amellerimizi ihlâslı eylesin.

Cennet mekân Abdullah Baba Hazretlerinin bizlere öğrettiği üzere, hayatımızı “Allah, Allah, Allah” diyerek geçirmeyi ve son nefesimizi de Allah'ın zikri ve kelime-i tevhid üzere vermeyi Rabbimiz cümlemize nasip eylesin.

Rabbim bizleri istikametten ayırmasın.

Mürşid-i kâmillerin güzel terbiyesinden, Kur'an'ın nurundan, Sünnet-i Seniyyenin bereketinden mahrum bırakmasın.

Son nefesimizi imanla, dilimizi kelime-i tevhidle, kalbimizi Allah'ın zikriyle ve Rabbimizin rızasıyla huzuruna varan kullarından eylesin.

Âmin, bi-hürmeti Seyyidü'l-Mürselîn, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin hürmetine.

Allah hepinizden razı olsun.

Cumanız ve geceniz mübarek olsun.

Allah'a emanet olun…

 

[1] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 408, 419; İbn Mâce, Mukaddime, 10, hadis no: 88. Rivayet, kalbin değişkenliğini ve istikamete olan ihtiyacı ifade eden hadislerdendir.

[2]  Tâhâ Suresi, 20/115.

[3] Bakara Suresi, 2/35. Ayrıca Hz. Âdem'in (aleyhisselâm) unutmasıyla ilgili Tâhâ, 20/115-121.

[4] Âl-i İmrân Suresi , 3/8

[5] Saff Suresi, 61/5

[6] Nû Suresi, 24/21

[7] Müslim, Salât, 2203. Namazda şeytanın vesvese vermesi ve Allah'a sığınma hususunda.

[8] Tirmizî, Emsâl, 2863. Hz. Yahyâ'nın (aleyhisselâm) beş öğüdünü bildiren hadis.

[9] (A'râf, 7/205)

[10] Bakara Suresi, 2/152

[11] Tirmizî, Daavât, 25. Namaz esnasında şeytanın vesvese vermesiyle ilgili rivayet.

[12] Ebû Dâvûd, Cenâiz, 20, hadis no: 3116. “Kimin son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete girer.”

[13] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 41, 491, hadis no: 25042; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 6811. Hz. Âişe'den (radıyallahu anhâ) “Ani ölüm mümin için rahatlıktır...” şeklindeki rivayet nakledilmiştir.

[14] Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân, 14; Müslim, Selâm, 50. Hz. Âişe'nin (radıyallahu anhâ), Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığı sırasında Muavvizât'ı okuyarak kendisine üflediğini bildiren rivayeti.

[15] Yûsuf Suresi, 12/53

[16] Kehf Suresi, 18/17

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.