


.png)
.png)
.png)

.png)







Milâdî bir yılın daha eşiğindeyiz. Ne hazindir ki sokaklarda bir telaş, evlerde bir hazırlık, gönüllerde ise derin bir yabancılaşma hâkimdir. Müslüman coğrafyalar kan ağlarken; Gazze’de masum yavrular bombalar altında can verirken, şehitlerimizin kanı henüz kurumamışken sergilenen bu kutlama yarışı, basit bir takvim değişikliğinden ibaret değildir.
Bu hâl; şeytanî ve nefsânî heveslerin cazibesine kapılarak Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarının açıkça ihlâl edildiği bir günü, “kutlama” adı altında meşrulaştırma çabasının; başka bir ifadeyle derin bir gafletin ve mânevî savrulmanın ilanıdır.
Bunca acıya rağmen yılbaşı kutlamakta ısrar eden varsa, önce imanını, sonra insanlığını sorgulamalıdır. Zira bu mesele sadece bir eğlence tercihi değil; bir duruşun, bir aidiyetin ve bir kimliğin beyanıdır.
İslâm dini yepyeni bir nizamla gelmiş; hak ile bâtılı kesin çizgilerle ayırmış, önceki dinlerin hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Müslüman, hayatını kendi inanç esaslarına göre tanzim eder; İslâm dışı anlayışlara, sembollere ve hayat tarzlarına özenmez.
Ne var ki bugün acı bir tabloyla karşı karşıyayız. Müslümanlar, İslâm’dan gelen değerlere karşı mesafeli; Batı’dan gelen her şeye ise sorgusuz bir hayranlık içindedir. Kendi dinimizden ve kültürümüzden gelen ne varsa “geri” ve “çağdışı” görülürken, Batı’dan gelen iyi ya da kötü her unsur “modernlik” kisvesi altında kutsanmaktadır. İşte bugün, değerlerin ters yüz edildiği, kimliğin aşındığı böyle bir zamandayız.
Dünya her gün yeni bir kötülüğe gebe iken, Müslüman hâlâ uykudadır. Uyanmamak için adeta elinden geleni yapmakta; etrafında ve dünyada olup bitenlere karşı körleşmiş, sağırlaşmış bir hâlde yaşamaktadır. Gazze’de yaşanan insanlık dramı ortadadır; mazlumların feryadı göklere yükselmektedir. Fakat Müslüman neyi görmektedir?
Heveslerini…
Arzularını…
Dünyevî meşgalelerini…
Yeme içme telaşı, giyinme telaşı, daha iyi araba, daha konforlu bir hayat arayışı… İnsan, gündelik koşturmacaların içinde boğulmuş; dünya meşgalesi kalbini kuşatmış, ruhunu daraltmıştır. Ömür; kazanma, tüketme ve gösterme yarışına indirgenmiş, ebediyet fikri zihinlerden silinmeye başlamıştır.
Kulakları vardır; fakat hakikati duymaz. Kötülüğün çığlıkları her yeri sarmıştır; zulmün sesi yükselir, mazlumun feryadı arşı titreştirir; ama o işitmez. Ezan okunur, kalbi kıpırdamaz; zikir çağrısı yapılır, ruhu uyanmaz. Duyduğu tek şey; çalgının sesi, eğlencenin gürültüsü ve nefsin çağrısıdır.
Gözleri vardır; fakat ibret almaz. Kalbi vardır; fakat hissetmez hâle gelmiştir. Günahın sıradanlaştığı, haramın süslendiği bu çağda kalp körelmiş; pişmanlık yerini alışkanlığa, hicap yerini umursamazlığa bırakmıştır. İşte bu hâl, gafletin en ağır şeklidir.
Allah Teâlâ bu durumu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tarif etmektedir:
“Onların kalpleri vardır, onunla kavramazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.”[1]
Takvim yaprakları değişirken kalpler değişmiyorsa, yeni yıl; sadece eski bir gafletin yeni bir perdesinden ibarettir.
Resûlullah ﷺ buyurur:
“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olursa, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.” [2]
Bugün ümmetin bir uzvu kan ağlarken, diğer uzuvlar eğlence peşindedir. Bu, kalplerin uyuşturulduğunun açık göstergesidir.
Tasavvuf ehli bu hâli “kalbin ölümü” olarak tarif eder. İmam Gazâlî Hazretleri der ki:
“Kalbin ölümü, günah işlemekten rahatsız olmamaktır.”
Bazıları çıkıp diyor ki:
“Biz İslâm dışında bir şey yapmıyoruz; sadece yeni bir yılın gelişini kutluyoruz.”
Oysa Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.”[3]
Bu benzemek yalnızca kıyafetle değil; düşünceyle, hayat tarzıyla, değerlerle ve hassasiyetlerle olur. Bu, basit bir şekil meselesi değil; açık bir kimlik kaybıdır.
Yılbaşı kutlaması İslâm’a ait bir ibadet, sembol ya da gelenek değildir. Kökeni Hristiyan kültürüne ve pagan ritüellerine dayanmaktadır. Müslümanın kendine ait bir zaman bilinci vardır. Bizim bayramlarımız ve sevinç günlerimiz bellidir.
Nitekim Resûlullah ﷺ Medine’ye hicret ettiğinde halkın iki eğlence günü olduğunu görmüş ve şöyle buyurmuştur:
“Allah size o iki günün yerine daha hayırlı iki gün vermiştir: Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı.”[4]
Bir başka hadis-i şerifte Efendimiz ﷺ şöyle buyurur:
“Kim müşriklerin diyarında yaşar, onların bayramlarını kutlar ve onlara benzemeyi sürdürürse, kıyamet günü onlarla beraber haşrolur.”[5]
Buradaki uyarı, bir gecelik eğlence değil; süreklilik kazanmış benzeme üzerinedir. Çünkü insan kime benzemeye çalışırsa, zamanla ona dönüşür.
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[6]
Mesele bir gece meselesi değil; kime ait olduğumuz meselesidir.
Cennet mekân Abdullah Baba (ks) Hazretleri şöyle bir ibretli hâdiseyi naklederler:
Pakistanlı bir din âlimi, “Müslüman beldeleri gezeyim, Kostantiniyye’yi fetheden o mübarek kumandanın, ‘Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel askerdir’ methine mazhar olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın kabrini ziyaret edeyim” diyerek yola çıkar. İstanbul’a vardığında camileri gezmeye başlar. Sultanahmet Camii’ne girer, ağlar. Süleymaniye Camii’ne girer, yine ağlar.
Yanındakiler bu hâle hayret eder ve sorarlar:
“Efendim, neden ağlıyorsunuz?”
Mübarek âlim şu ibretli cevabı verir:
“Keşke görmez olaydım! Fatih Hazretleri buraları fethetmiş; amma Frenkler de bu insanları fethetmiş. Bakıyorum ki giyimleri, kuşamları, kültürleri, örfleri onlardan alınmış. İslâm’dan neredeyse hiçbir iz kalmamış.”
Bu sözler, bugün yaşadığımız hâlin yıllar öncesinden nasıl fark edildiğini göstermektedir.
Nitekim gelinen noktada durum daha da vahimdir. Bugün bazı papazların, kendi dinlerine mensup kadınlara ve kızlara şu uyarıyı yaptıkları rivayet edilmektedir:
“Dikkat edin! Hristiyan kadınları ve kızları haç takın. Çünkü Müslüman kadınlar size o kadar benzedi ki artık ayırt edilemiyorsunuz.”
Bu söz, içinde bulunduğumuz manevî savrulmanın ve kimlik bulanıklığının açık bir itirafıdır.
Fatih’in fethettiği şehirde Frenklerin insanları fethetmiş olması, kimliğin nasıl aşındığını göstermektedir.
Taklit masum değildir. Önce giyimle başlar, sonra tavır olur, ardından düşünceye sirayet eder ve en sonunda kalbi teslim alır. Çünkü kalpler, alıştıkları şeye benzer.
Bir günahı işleyen kadar, o günah karşısında sessiz kalan da mesuldür. Safımızı belli etmek zorundayız. O gece eğlenceyle değil; zikirle, dua ile, istiğfarla meşgul olmalıyız.
Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın niyazı ne kadar ibretlidir:
“İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği günah yüzünden hepimizi helâk edecek misin?”[7]
İşte biz de bu niyazla, günahın alenîleştirildiği ortamlarda onların meydana getirdiği menfî tesiri bertaraf etmek için Allah’ın rahmetini davet ediyoruz. Zikirle, dua ile, onlara benzemeyerek ve onların yaptıklarının tam hilâfında davranarak muhalefet ediyoruz ki; Allah Teâlâ bu memleketin üzerinden kazayı ve belayı kaldırsın.
Kardeşlerim, Dünyada ve ülkemizde bunca sıkıntı varken nasıl bir akılsızlıkla kâfirin kurduğu oyuna düşer de kendi kendimizi eğlendirmeye çalışırız? Nasıl olur da kutlama telaşına kapılırız?
Bu manzara karşısında sormamız gereken soru şudur:
Biz kimiz? Dinimiz ne? Ne uğruna yaşıyoruz ve neyi kutluyoruz?
Bilinmelidir ki bütün bunlar şeytanın aldatmasından başka bir şey değildir. Allah’a sığınırız. Bizim yapmamız gereken; oturup eğlenmek değil, “Yâ Rabbi, Ümmet-i Muhammed’i hidâyete erdir” diye gözyaşıyla dua etmektir.
Ne güzel buyurmuştur Üstadımız, Cennet mekân Abdullah Baba (ks) Hazretleri:
“Müslümanların yılbaşı Hicrî yılbaşıdır. Ne yazık ki bu konuda ne Müslümanlar, ne medya, ne de basın-yayın kuruluşları haber yapıyor. Müslümanların yılbaşının Hicrî yılbaşı olduğunu insanlara anlatmıyorlar.
Ama aynı Müslümanlar, aynı medya; gayrimüslimlerin kutladığı yılbaşını ‘Noel Baba, Noel Baba’ diyerek onlardan daha fazla kutluyorlar. On iki ayda işleyecekleri günahı bir gecede işliyorlar.”
Ardından Üstadımız şu dua ile sözünü tamamlar:
“Allah Teâlâ bu ümmete ve cümlemize ‘Hâdî’ ismiyle hidâyet eylesin, ‘Latîf’ ismiyle lütfeylesin.” Âmin.
Son söz olarak şunu söyleyelim:
Zaman eğlence zamanı değil; uyanma, silkelenme ve istikamet üzere durma zamanıdır.
Allah Teâlâ bizlere basiret versin, kalplerimizi muhafaza eylesin, kimliğini koruyan izzetli Müslümanlardan eylesin. Âmin.
[1] A‘râf, Suresi 179
[2] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
[3] Ebû Dâvûd, Libâs 4
[4] Ebû Dâvûd, Salât 239
[5] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ
[6] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 163
[7] A‘râf Suresi 155


