SORULAN SORU

Enâniyet nedir? Enâniyet hastalığına kapılmış bir kişi nasıl kurtulur? Tarikata girenler yaşadığı hallerden dolayı kendine enâniyet gelmesinden nasıl korunabilir?

CEVAP

Arapça’da “ben” anlamına gelen ene kelimesinden yapılmış bir masdar-isim olan enâniyet;  Kişinin kendisini ve çıkarlarını başkalarınınkinden üstün tutması, bencillik etmesi,  Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve kendinden bilmesi anlamındaki tasavvufi bir terimdir.

Tasavvuf yolunda bir mürşide intisaplı dervişte olmaması gereken nefsani hastalıkların başında enâniyet (bencillik) gelir. Dervişlik ile enâniyet isim olarak dahi bile birlikte anılamaz. Enâniyet İslam’ın, tasavvufun, dervişliğin ruhuna en aykırı nefsani hastalıktır. enâniyet; mânevî yolun kanseridir.

Enâniyet; firavunların, nemrutların, karunların özelliğidir. İmam Gazali; insan kendini herkesten üstün ve seçkin kılmak ister; bunun için de diğer bütün faaliyetleri gibi başka insanlarla ilişkilerini de temelde kendi yetkinliğini geliştirme amacına uygun olarak düzenler. Çünkü “her insanın içinde Firavun’a, ‘Ben sizin en yüce tanrınızım’ dedirten bir şey vardır”[1]buyurmaktadır.

İnsanın en zor terk edebildiği kötü huy, enâniyet, yani benliktir. İnsan dâimâ benliği sebebiyle nefsinin peşinde koşar ve hep kendisini haklı görür. Tasavvufun gayesi de, bütün nimetleri Hak’tan bilerek enâniyete bütün kapıları kapatıp. İçimizdeki firavunu, nemrutu, şeddatı susturup nefis denen vahşi atı terbiye etmektir.

Kişi zahirî ve bâtıni açıdan Allah’a tam kulluğu beden ülkesinde tesis edemezse enâniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır.

Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri;

Güç ve kuvvet sahibi olan yüce Allah’tır. Onu izni inayeti olmadan ağaçtaki bir dal dahi kımıldayamazken zerre kadar değeri olamayan insanoğlu çıkıp da ben bunu başardım ben bunu yaptım nasıl diyebilir. Kişi bir iş yaptığı zaman, bir işi başardığı zaman, “Bu, Rabbimin fazl u keremindendir.[2] diyecek

Bir başarı varsa, bir şeyleri yapabiliyorsak Allah’tandır.

İnsan, enâniyete dayandığında yaptığı işlerde İlâhi kudreti nazara almayıp “Ben yaptım, ben ettim” şeklinde gururlanır. Hâlbuki insanın gerçek büyüklüğü, enaniyetten sıyrılmakla mümkündür.

Derviş HİÇ dir. Dervişin benliği yoktur. Derviş irade koymayandır.

Aşk eri Hz. Mevlana;

“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen bir HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.”

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:

-Kimsin?

“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsemediklerini görünce, bu defa Hoca sormuş:

– Sen kimsin?

“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş gene Nasrettin Hoca.

– Herhalde vali olurum.

– Daha sonra?

– Vezir

– Daha daha sonra ne olacaksın?

– Bir ihtimal sadrazam olabilirim.

– Peki, ondan sonra?”

Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:

“Hiç.”

– Daha niye kabarıyorsun be adam! Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:

“Hiçlik makamında!”

Hiçlikte gurur ve kibir yoktur. Başak doldukça başını eğer, ayçiçeği olgunlaştıkça başını eğer, incir, zeytin ve daha nice meyveler olgunlaştıkça ağırlaşıp başlarını eğerler, nazikçe bırakırlar tutundukları dalları. Çünkü artık olmuşlardır, kibirleri bitmiştir; ulaşabilecekleri en yüksek makama ulaşmışlardır, hiçlik makamına!

Makam, zenginlik, sağlık geçicidir. Aslolan, bunlara sahipken değerini bilmek, huzuru içinde yaşadığın şu an da bulmak ve kendine her şeyin sonu olduğunu hatırlatmaktır.

Nefsani arzuları ve fücuru bertaraf edebilirsek “ben” i, yani kibir, gurur ve enâniyeti “hiç” e döndürürüz. Mânevî olgunlaşma yolunda her şey de “hiç” i “ben” e galip getirdikten sonra başlar

 “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” sırrı bu noktadan sonra idrak edilir.

Bahâuddîn Nakşibendi Hazretleri, benlik engelini aşabilmek için hayvanlara bile hizmet etmiş, yoldan geçen mahlukata yol vermiş, “Beni de onu da yaratan Cenâb-ı Hak’tır…” hissiyatıyla, nefsini onlarla denk görmüştür.

Bursa kadısı Aziz Mahmut Hüdai Hz.leri, gönlündeki varlık ve benlik duvarını yıkabilmek için, hocasının emriyle Bursa çarşısında sırmalı kaftanıyla ciğer satmış, dergâhın abdesthane temizliği vazifesini sadâkatle icra etmiştir. Böylece benliğini sıfırladıktan sonra, mana ikliminde mesafe almaya başlamıştır.

İşte Hakk’ın kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edebilenlerde, ne varlık davasına, ne de benlik iddiasına mecal kalır. Bilâkis acziyet ve hiçlik duygusuyla âdeta eriyen bir muma dönerler. Hakk’ın huzurunda acziyet iksirini tadarak hiçlik zirvesine ulaşmış olan böyle yüksek istidatlar, Hakk’ın dostu olurlar.[3]

Tarikat girenler gördükleri rüyaları yaşadıkları halleri kendilerinden bilirlerse kendilerine bir enâniyet gelir ki ne gördükleri rüyanın ne gördükleri halin bir rahmeti olsun. Biz neyiz ki bir şey görme yetisine sahip olalım.

Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri koskoca 400 yılda bir gelen ulu azam bir evliya iken “ Allah gösterirse görürüz evladım” derken bize ne oluyor da bir şeyi gördük diyebiliyoruz.  Eski tasavvuf erbapları bir rüya gördüklerinde benlikten uzaklaşmak adına rüya gördük demezler, bu gece bir rüya gösterildi, derlermiş.

İmam Kurtubî (ra)

“İmanın, namazın ve seni Allah’a yaklaştıran ibadetlerin, seni aldatmasın. Bunların hepsi senin fiilin olmakla birlikte Allah’ın yaratması ve lütfu sayesinde gerçekleşmektedir. Senin bunlarla övünmen, başkalarına ait şeylerle övünmene benzer. Övündüğün şeyler bir gün elinden alınabilir.”[4]

Aziz Mahmut Hüdâyî Hz.leri:

“Benim” diyen katʼî ahmak kişidir, Ki zira “ben” demek şeytan işidir!..

Bazen derviş rüya ve halleri çok görmeye başladığı zaman buna kendinden bilip enâniyet devreye girer. Kendini olmuş gibi gösterir nefis ve şeytan. Yoldan kopar gider. Buna çok dikkat etmesi gerekir. Bunu bir misalle anlatmak gerekirse;

İsa (as)  Efendimize havarileri geldiler;

 Ey Meryem oğlu İsa! Rabb'in bize gökten bir sofra indirebilir mi?''[5] dediler

Hz. İsa (as)  “Allah Zülcelal Hz. külli şeye kadir muhakkak indirir” dedi.

“Dua ette bize Allah sofra indirsin” dediler.

Hz. İsa (as) efendimiz gökten sofra indirmesi için Allaha (cc) dua etti.

“Meryem oğlu Îsâ şöyle yalvardı: “Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir şölen ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.”[6]

Sofra birer gün aralıkla kırk gün indi. Allah (cc) Hz. İsa'ya, sofraya fakirleri çağırmasını, zenginleri çağırmamasını emretti, İsa (as) da Allah'ın bu emrine uydu. Fakat bu durum zenginlerin ağırına gitti. Onlarda İsa (as) düşman oldular ve onu terk edip gittiler.

Hz. Mevlana mesnevisinde bu mucizeye anlatırken;

Hz İsa (as) kast olunan mürşidi kamildir, gökten inen sofradan kast olunan irfan sofrası tasavvuf yoludur, iki meleğin kanadından kast olunan o mürşidi kamilin iki dudağının arasından dökülenlerdir. Zenginlerden kast olunanlarda enâniyet ve benliktir. Enâniyeti ve benliği olan kimseler o sofradan yiyemezler.

İşte Yunus Emre Hz “demedim mi demedim mi gönül sana söylemedim mi bu bir kudret lokmasıdır yiyemezsin demedim mi” sözünün hakikati da budur.

Davamız benlik değil hiçlik davasıdır.

Aşk eri Hz Mevlana;

“Sen benim bu alemde ünümü duymadın mı hiç ? Ben bir hiçim, hiç!”

Bir hiç olduğumuzu anlayıp, sınırlarımızdan kurtulmamız dileğiyle…



[1] İhya Ulumiddin  III, 281

[2] Neml Suresi, 40.

[3] Fusûsu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, I, 48.

[4] Kurtubî, et-Tezkire, fî Ahvâliʼl-Mevtâ ve Umûriʼl-Âhire, Kâhire, Dâruʼl-Menâr, t.y. 42.

[5] Mâide Suresi - 112

[6] Mâide Suresi - 114





Okunma Sayısı : 1393

Soru Tarihi: 9/6/2023

Yorumlar
Mehmet Gül

Rabbimin kulum hitabına mazhar olabilmemiz duası ve ümidiyle Allah'a emanet olunuz Esselamu aleyküm verahmetullahi veberaketuhu

Bir Yorum Yazın
Adı Soyadı *
E-Posta *
Yorum *