|
ŞİİRLERLE
MENKIBELER
Ahmet Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh”
Ölüm acısı zordur
“Ahmet Mekkî Efendi”, bir günki vaazında,
Konuşurken, “Ölüm”den açılmıştı mevzû da.
Biri ona sordu ki: (Efendim, bu insanlar,
Acaba can verirken, ne kadar acı duyar?)
Cevaben buyurdu ki: (“Ölüm”ün en hafifi,
Öyle şiddetlidir ki, mümkün olmaz târifi.
Ne zaman ki bir kişi, gelse ölüm hâline,
Sanki konur “İki dağ” omuzu üzerine.
İğnenin deliğinden çıkacak rûhu sanır,
Yerle gök birleşir de, o arasında kalır.
Sanki onun içinde, bir “Dikenli çalı” var,
Onu tutup, ağzından, kuvvetle çekiyorlar.
Bütün hücrelerine, takılmış dikenleri,
Çektikçe parçalıyor, takıldığı yerleri.
“Can verme”nin acısı, fazladır hattâ şundan,
İnsana “Yetmiş” defa kılıç vuruluşundan.
Fakat “Mü’min”, görerek hûri ve melekleri,
Onların zevki ile, duymaz bu elemleri.
Daha da şiddetlidir lâkin “Kabir azabı”,
Hiç kalır buna göre, can verme ıstırabı.
Çünki kabir, yakındır âhiret hayatına,
Benzer azabları da, âhiret azabına.
Bu kabir azabı da, böyle çok şiddetliyken,
Hiç kalır “Mahşer”deki azablara nisbeten.
Bir damlanın, deryaya nisbeti nasıl ise,
Bunlar da birbiriyle, edilmez mukayese.
O meydanda “Bin sene” bekleşirken insanlar,
Güneş, bir mızrak boyu yaklaşıp halkı yakar.
Bir ayağın üstünde bulunur binbir ayak,
Günahlarına göre, tere batar cümle halk.
Öyle çok sıkışır ki, kâfirler izdihamdan,
Temennî ederler ki, kurulsa hemen “Mîzan”.
Derler ki: “Hesabımız görülse de hemence,
Şu sıkıntılı hâlden, kurtulsak bir an önce.”
Halbuki bilmezler ki, bitince sual hesap,
Başlıyacak bu sefer, daha elîm bir azap.
Çünki girecekleri “Cehennem”in ateşi,
Öyle şiddetlidir ki, bulunmaz aslâ eşi.
“Mahşer” meydanındaki acı ve sıkıntılar,
“Cehennem azabı”nın yanında hiç kalırlar.
Bir kum taneciğinin, kâinata nisbeti,
Ne ise, öyle çoktur Cehennemin şiddeti.
Oradan bir kıvılcım, dünyaya düşse eğer,
Onun hararetinden, bu dünya erir, biter.
Hem kalmaz bir kararda, azablar Cehennemde,
Gün geçtikçe şiddeti, durmadan artar hem de.
Kalbinde zerre kadar “Doğru îmân”ı olan,
Cehenneme girse de, çıkarılır sonradan.
EVLİYÂ
ŞEFKATİ
Mevlânâ hazretleri, merhamet sâhibiydi,
Hayvanlara bile o, gâyet şefkatli idi.
Bir gün sevdiklerinden, para verip birine,
Bir ekmek aldırarak, aldı onu eline.
Sonra bir virâneye, gidiverip o saat,
Yedirdi bir köpeğe, eliyle onu bizzat.
Tâkib etti o kimse, nereye gittiğini,
Ve gördü bir köpeğe, ekmek yedirdiğini.
Mevlânâ ona gelip, buyurdu ki: "Ey filân,
Bilirim, yedi gündür, aç duruyor bu hayvan.
Yeni yavrulamıştır, hem de şu virânede,
Onları bırakıp da, ayrılmıyor yine de.
Bir anne şefkatiyle, yavrulara bakıyor,
Yanlarında bekleyip, bir yere ayrılmıyor.
Resûlullah hadîste, buyuruyor ki zîrâ;
"Allah da rahmet eder, merhametli kullara.
Ey Eshâbım, siz dahi olun ki merhametli,
Merhamet eylesinler size de semâ ehli."
O kişi ağlayarak, dedi ki Mevlânâ'ya:
"Efendim, hamd olsun ki, Allahü teâlâya,
Sizleri tanımakla, şereflendirdi bizi,
Himâye edersiniz, dünyâda hepimizi.
Âhiret için dahi, ümitliyim şimdiden,
Bizi kurtarırsınız, Cehennem ateşinden."
Buyurdu: "Velîlerin, pek fazladır şefkati,
Kurtarır dostlarını onların şefâati."
HEPSİ ÎMÂN ETTİLER
Mevlânâ, tahsil için, Konya'dan bir gün yine,
Şam'a gidiyordu ki, uğradı Nusaybin'e.
Hıristiyan papazlar, bir yere gelmişlerdi,
Acâyip istidraçlar, halka gösterirlerdi.
Gösteriş yapmak için, hazret-i Mevlânâ'ya,
Bir oğlan çocuğunu, uçurdular havaya.
Celâleddîn-i Rûmî, bir duâ etti o an,
Havada kala kalıp, düşmedi yere oğlan.
Feryâd ediyordu ki, korkusundan o çocuk;
"Düşüp de öleceğim, indirin beni çabuk!
Çok uğraştılarsa da, papazların birçoğu,
Hiç indiremediler, havadan o çocuğu.
Oğlan bağırdı ki: "Sizin yanınızdaki,
O zâtın duâsıyla, işbu hâl oldu vâki.
Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,
Yoksa helâk olurum, yere düşüp buradan."
Papazlar bil-mecbûri, ona gelip bu kere,
Dediler: "Duâ et de, o çocuk düşsün yere."
Buyurdu ki: "Hiçbir şey kurtarmaz o çocuğu,
Kelime-i şehâdet, kurtarır yalnız onu."
Oğlan bunu duyunca, sevinip bu habere,
Kelime-i şehâdet, söyleyip indi yere.
Papazlar bunu görüp, hayrette kaldı hepsi
Ve insâfa gelerek, îmân etti cümlesi.
"ALLAH, ALLAH" NİDÂLARIYLA
BİR
ANDA KIRK YERDE
Birbirinden habersiz, kırk kişi, ayrı ayrı,
Eve dâvet ettiler, bir gece Mevlânâ'yı.
Hiçbirini kırmayıp, eylediler icâbet,
Hepsi ile oturup, ettiler gece sohbet.
Ertesi gün onlardan; birbirini görenler,
Hemen birbirlerine, verdiler bunu haber.
Ve lâkin diğerleri, şaşırarak bir nice,
Dediler ki: "Mevlânâ, bizde idi dün gece."
Halbuki hiçbirinde, değildi o büyük zât,
Kendi hânelerinde, yalnız idi o saat.
TAYY-I ZAMAN, TAYY-I MEKÂN
Hazret-i Mevlânâ'nın, mübârek hanımları,
Diyor ki, bir gün evde, görmedik Mevlânâ'yı.
Halbuki biraz önce, otururdu odada,
Biraz sonra baktık ki, görünmüyor ortada.
Biz böyle konuşurken, akşam oldu nihâyet,
Sonra kapı açılıp, içeri etti avdet.
Çevirmek isteyince, ayakkabılarını,
Gördüm kenarında, Mekke'nin kumlarını.
Nereden geldiğini, ondan suâl edince,
Buyurdu ki: "Mekke'de, bir dostum vardı önce.
Onun ziyâretine, gitmiştim biraz evvel,
O kumlar da Hicaz'ın, kumlarıdır muhtemel."
Düşündüm ki "Bu kadar, kısacık bir zamanda,
Hicaz'a gidip gelmek, nasıl olur acaba?"
O bunu anlayarak, buyurdu ki: "Velîler,
Kerâmet ehli olup, sanki rûh gibidirler.
Kısaltır Hak teâlâ, onlar için bu yeri,
Bir adımda giderler, uzun mesâfeleri."
KARTAL
VE BOHÇA
Seyyidet Nefîse ki, bir evliyâ hâtundur,
Aliyyül Mürtezâ’nın, dördüncü torunudur.
Hak teâlâ indinde, çok makbûldü duâsı,
Meşhûrdu zühdü ile, ibâdeti, takvâsı.
Ümmî idi ve lâkin, İslâm ilimlerinde,
Âlim olup, bilgisi, pek çoktu her birinde.
O devirde bir kadın, vardı fakir, ihtiyar,
Dört kızıyla, bir evde, otururlardı bunlar.
Bu kızlar hafta boyu, iplik eğirirlerdi,
Anneleri pazarda, satıp geçinirlerdi.
Yine bir gün bu hâtun, ipleri aldı evden,
Satmak için çarşıya, giderken sabah erken,
Bohçası da başında, gidiyorken pazara,
Bir kartal onu kapıp, kaçırdı uzaklara.
Bütün sermâyeleri, o bohçadaydı zâten.
Bayılıp düştü yere, kadın üzüntüsünden.
Kendine geldiğinde, gördü ki çok insanlar,
Etrafına toplanmış, soruyor: “N’oldu, ne var?”
Anlattı hâdiseyi, dediler ki: “Ey hâtun,
Ne için üzülürsün, ne kıymeti var bunun?”
Dedi: “Onu satarak, geçinirdik hepimiz,
Onu da kuş kaçırdı, ne yaparız şimdi biz?”
Dediler ki: “Ey hâtun, bak Seyyidet Nefîse,
Vardır ki, git derdini, ona söyle ne ise.
Ricâ et, duâ etsin, o sana bu iş için,
Onun duâsı ile, hâllolur elbet işin.”
O hâtun geldi hemen, Seyyidet Nefîse’ye,
Yalvarıp ricâ etti: “Bana duâ et” diye.
Buyurdu ki: “Ey hâtun, edeyim pekâlâ,
Elbette ki her şeye, kâdirdir Hak teâlâ
Her mahlûkun rızkına, kefildir cenâb-ı Hak,
Sen rızkı hiç düşünme, O gönderir muhakkak.
Sen şimdi müsterih ol, râhatça evine git,
O, rezzâk-ı âlemdir, O’ndan hiç kesme ümit.”
Az sonra birileri, gelerek Seyyide’ye,
Dediler: “Üç gün önce, binmiştik bir gemiye.
Ve lâkin su almağa, başlayınca gemimiz,
Batma tehlikesiyle, karşılaştık hepimiz.
Sizi vesîle edip, duâ ettik Allah'a,
Çok şükür bu duâmız, bitmemişti ki daha,
Bir kartal, hızla indi, geminin üzerine,
Ağzındaki bohçayı bırakıp gitti yine.
Onu açıp gördük ki, iplik dolu hep içi,
O iplerle bağlayıp, hâllettik hemen işi.
Duânızla kurtulduk, hamd olsun Rabbimize,
Şu beş yüz dirhem dahî, hîbedir bizden size.
Gerçi Hak teâlâdır, bunları yaptıran hep,
Ve lâkin bu iş için, O sizi kıldı sebep.”
Gözleri yaşararak, aldı onu eline,
O ihtiyar hâtunu, dâvet etti evine.
Gelince kendisine, buyurdu ki: “Ey hâtun,
O ipleri pazarda, sen kaça satıyordun?”
Yirmi dirhem deyince, buyurdu ki: “Pekâlâ,
Bak sana daha fazla, gönderdi Hak teâlâ.
O Allah ki kefildir, rızkına mahlûkatın,
Rızık için boş yere, kendini üzme sakın.”
GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ
Osmanlı pâdişâhı, Kânûnî zamanında,
Yahyâ Efendi diye, vardı ki bir evliyâ.
Sultan, Ağabey diye, ona hitab ederdi,
Büyük zât olduğunu, bilir ve çok severdi.
Velî Yahyâ Efendi, hazret-i Hızır ile,
Sık sık görüşür idi, Allah'ın izni ile.
Pâdişâh bu durumu, çok iyi biliyordu,
Kendisi de Hızır’la, görüşmek istiyordu.
Çıktı sultan bir gece, kayıkla gezintiye,
Yanaştırıp kayığı, bir ara Ortaköy’e.
Yahyâ Efendiye de, gönderdi ki bir haber;
O da gelip bulunsun, kendisiyle beraber.
Yahya Efendi dahi, onun ricâsı ile,
Gelip bindi kayığa, yanında birisiyle.
Sultanın parmağında kıymetli yüzük vardı.
O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı.
İyice farkedince, bunu Sultan Süleymân,
O kıymetli yüzüğü, çıkarıp parmağından,
Dedi ki: “Siz gâliba, bunu merak ettiniz,
Alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz.”
O zât aldı yüzüğü, evirip çevirerek,
Atıverdi denize, hem de gülümseyerek.
Yahyâ Efendi hariç, kayıkta bulunanlar,
Çok hayret ettiler ki, acabâ bu ne yapar?
Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti
Pâdişâh kayıkçıya; “Kıyıya yanaş” dedi.
O kişi tam inerken bir avuç su alarak,
Uzattı pâdişâha, göz altından bakarak.
Avcundaki o suda attığı yüzük vardı,
Pâdişah bunu görüp, hayretten dona kaldı.
Tutmak istediyse de, o kişinin elinden,
Lâkin o zât bir anda, kayboldu göz önünden.
Sordu Sultan Süleymân, Yahyâ Efendiye ki
“Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki?”
“Efendim gördüğünüz, Hızır idi” deyince,
Dedi: “Bunu ne için, demedin daha önce.”
Buyurdu: “O kendini, tanıttı hükümdârım,
Lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım.”
HAKÎKÎ
SEVGİ NASILDIR?
Yahyâ bin Muâz ki, evliyânın büyüğü,
Verâ ile takvâda, vardı çok üstünlüğü.
Meşhurdu insanlara, vâz ile nasîhati,
Çok insan o sâyede, buldular hidâyeti.
Buyurdu:"Ey insanlar, gafleti atın artık,
Dünyâ uyku gibidir, âhiret uyanıklık.
Uyuyup rüyâsında, ağlarsa biri şâyet,
Uyanınca sevinir, ferâhlanır o gâyet."
Öyleyse Allah için, ağlayın ki bu demde,
Rahata eresiniz o ebedî âlemde.
Buyurdu ki: "Bir sevgi, hakîkî ise şâyet,
Bir iyilik görmekle, hiç artmaz o muhabbet,
Ve yine bir kötülük, görse de sevdiğinden,
Ona olan sevgisi, azalmaz eskisinden."
Buyurdu: "Sen ne kadar, edersen Hakk'a tâat,
İnsanlar da o kadar, sana eder itâat.
Sen Allah'a ne kadar, eylersen günah, isyân,
Sana dahi o kadar, karşı gelir çok insan."
Ve yine buyurdu ki: "Doğru, hâlis âlimler,
Sana, ebeveyninden, daha şefkatlidirler.
Zîrâ onlar katarak, gündüze gecesini,
Cehennem ateşinden, kurtarır en son seni,
Ve lâkin ebeveynin, sana merhametinden,
Kurtarır ancak seni, dünyâ felâketinden."
Buyurdu ki: "Dünyâya, aldanma, iyi tanı,
O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.
Bugün dünyâda isen, olmazsın belki yarın,
Hazırla azığını, gaflete gelme sakın!
Elini çabuk tut da, hazırlan bir an evvel,
Zîrâ yaşayanlara, âni gelir hep ecel.
Eğlenmeyi bırak da, ibâdet yapmaya bak,
Zevk ü safâ sürmeyi, gel âhirete bırak."
Buyurdu:"Bir âlimde, varsa dünyâ sevgisi,
Onun, hiçbir kimseye, olmaz bir fâidesi.
Zîrâ kendine bile, hayrı olmaz ki zâten,
Nerde kaldı gayriyi, kurtarsın felâketten."
Buyurdu:"Şâyet ölüm, konsa idi pazara,
Ehlullah, başka şeye, vermezlerdi hiç para.
Cehennem'e götüren, amelleri işleyip,
Sonra kalkıp Cennet'e, tâlip olmak ne garip.
Ahmak şu kimsedir ki, çok günah işlerde hep,
Sonra Hak teâlânın, affını eder talep.
Akıllı da şudur ki, dünyâyı terk etmeden,
Âhiret azığını, hazır eder gitmeden.
Bilir ki âhiretin, tarlasıdır bu dünyâ,
Eker tohumlarını çalışır ekseriyâ.
Kabire girmeden önce oraya hazırlanır,
Bilir ki her mümine, orada suâl vardır.
O, ölmeden öğrenir, cevabını onların,
Bilir ki kendisine, sorulur bunlar yarın."
Buyurdu ki: "Îmânın, tam doğruysa Allah'a,
Sana, bundan kıymetli, bir nîmet olmaz daha.
Öyleyse kork ve titre îmânın gitmesinden,
Zîrâ bir kelimeyle, gidebilir o senden."
YA'KÛB-İ
ÇERHÎ
Allah adamlarından, çok büyük bir evliyâ,
Gazne'nin Çerh köyünde, teşrif etti dünyâya
İlim tahsil etmeye, Herat'a gitti ilkin,
Mısır ve Buhârâ'da bulundu tahsil için.
Çeşitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,
Zâhirî ilimlerde, aldı mutlak icâzet.
Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,
Behâeddîn Buhârî'nin, tutuldu sevgisine.
Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,
Görünmez bir bağ ile, çekildi ona sanki.
Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardır diye,
Gitti büyük şevk ile, Behâeddîn Buhârî'ye.
İçeriye girince, buyurdu ki bâhusus:
"Tam dönecek zaman mı, bize geliyorsunuz?"
Dedi ki: "Ey efendim, seviyorum sizi ben,
Ve çok büyük zâtsınız, biliyorum yakînen."
Buyurdu ki: "Yanılma, olabilir teşhiste,"
Dedi ki:"Resûlullah, buyurdu ki hadîste:
"Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,
Kulların kalbine de, düşürür sevgisini."
Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,
Sonra "Biz azîzânız" buyurdu kendisine.
Bu Azîzân sözünü, işitince o zâttan,
Gördüğü bir rüyâyı, hatırladı o zaman.
Şöyle ki rüyâsında, denilmişti ki ona:
"Ey Ya'kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân'a."
Ona karşı sevgisi, oldu daha ziyâde,
Sonra da gitmek için, istedi müsâade.
Dedi ki: "Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,
Çâre nedir, sizleri, çok hatırlamam için?"
Çıkarıp verdi ona mübârek takkesini,
Buyurdu: "Kullandıkça hatırlarsın hep beni."
Ellerini öperek, ayrıldı huzurundan,
Lâkin memleketine, henüz vâsıl olmadan.
O zâtın muhabbeti, set oldu gitmesine,
Yarı yoldan dönerek, huzura geldi yine.
Dedi: "Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,
Lütfen kabul edin de, olayım talebeniz."
Buyurdu ki: "Bu işe, büyükler verir karar,
Bakalım ki bu gece, bize ne buyururlar?
Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,
Bakıp vâkıf olurlar, sizin himmetinize.
Eğer kabul ederse, sizi büyüklerimiz,
Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz."
Ya'kûb-i Çerhî der ki: "Çıktım başım önümde,
Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.
"Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi?"
Diye düşünerekten, zor geçirdim geceyi.
O sabah namazını, kılar kılmaz beraber,
Buyurdu ki: "Ey Ya'kûb, müjde, kabul ettiler."
Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtın,
Çıkardı zirvesine, beni her kemâlâtın."
İŞ
HİZMETTE
Yûnus Emre, mânevî, bir işâret alarak,
Vardı Tapduk Emre'nin hizmetine koşarak.
Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,
İlerleme olmadı, mânevî âleminde.
Üzüntüden kendini, atıverdi dağlara,
Baş açık, yalın ayak, dolaşırken bir ara,
Bir gün iki kişiye, rastladı birden bire,
Onları çok severek, dost oldu onlar ile.
Yemek vakti gelince, duâ etti birisi,
O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.
Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah'a,
Akşam vakti öbürü, duâ etti bir daha.
Yine aynı şekilde, bir tepsi indi gökten,
Öyle ki bu yemekler, nefisti ötekinden.
Üçüncüde Yûnus'a dönerek o müminler;
"Sıra sende, şimdi de, sen duâ et." dediler.
O zaman Yûnus Emre, kaldırdı ellerini,
Dedi ki: "Yâ İlâhî, mahcup eyleme beni.
Onlar kimin ismiyle, duâ ettiler ise,
O zâtın hürmetine, bir sofra gönder bize."
Duâsı biter bitmez, baktılar biraz sonra,
İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.
Dediler: "Ey arkadaş, nasıl oldu bu öyle,
Sen kimin hürmetine, duâ ettin ki böyle?"
Dedi ki: "Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz?
Siz kimin yüzü suyu, hürmetine derdiniz?"
Dediler: "Taptuk Emre, yanında hizmet yapan,
Yûnus'un hürmetine, istiyorduk her zaman."
Yûnus bunu duyunca, dergâha döndü yine,
Yattı Taptuk Emre'nin, kapısının önüne.
O zaman hocasının, görmüyordu gözleri,
Evde, el yordamıyla, yürüyordu ekseri.
Çıkıyorken, ayağı, takılınca bir şeye,
Dedi: "Bizim Yûnus mu, gelip yatmış eşiğe."
Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden,
Yûnus, Yûnusluğunu, kazanmıştı o günden.
Dağdan odun taşırdı, yıllarca o dergâha,
O mânevî kapıdan, ayrılmadı bir daha.
Yûnus unutulmadı, yüzyıllar geçse bile,
Zîrâ hizmet etmişti, üstâdına zevk ile.
BİR
NAZAR
Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,
Tahsîl-i ilim için, geldiler Buhârâ'ya.
Zâhirî ilimleri, öğrenip bir âlimden,
İçlerine bir ateş, düşüverdi âniden.
Dediler ki: "Öğrendik, zâhirî ilimleri,
Lâkin ihlâs olmazsa, gidemeyiz ileri.
Bu ihlâsı kazanmak, mümkün olmaz bu yerde,
Yükselmemiz gerekir, bâtınî ilimlerde.
Bâtın ilmini dahi, öğrenemezsek eğer,
Bu tahsîl ettiğimiz, ilimler boşa gider."
Bir kâmil-i mükemmil, kişi bulmak üzere,
Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.
Bu dört gençten birinin, ismi Seyyid Atâ'dır,
Yâni Resûlullah'ın, evlâdından bir zâttır.
Semerkant yakınından, geçer iken bu gençler,
Bir ihtiyar kimseyi görür ve eyleşirler.
O kişi, çalılıktan, yakmak için evinde,
Odun topluyor idi, onların geldiğinde.
Dediler: "Şunun için, seferdeyiz şimdi biz,
Bir kâmil rehber bulup, bağlanmaktır gâyemiz."
Meğerse o ihtiyar, Zengî Atâ nâmında,
Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.
Zengî Atâ cevâben, şöyle dedi gençlere:
"Aradığınız benim, gitmeyin başka yere."
Onlardan iki tanesi, ona tam inandılar,
Velâkin Seyyid Atâ, hiç etmedi îtibâr.
Düşündü: "Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek,
Bu siyâhî kişi mi, beni irşâd edecek?"
Kalben geçirdiyse de, bir an için bu fikri,
Yine de yapıyordu, günlük vazifeleri.
Yaptı o da yıllarca, riyâzet, mücâhede,
Lâkin bir ilerleme, pek olmadı yine de.
En son Anber Ana'ya, gelip arz eyledi ki:
"Anacığım, üstâda, şunu haber verin ki,
Seyyid Atâ soruyor: "Ne olacak benim hâlim?
Yıllarca buradayım, açılmadı bu kalbim.
Diğer arkadaşlarım, yükseklere çıktılar,
Bendeyse ilerleme, olmadı zerre kadar."
Dedi ki: "Sen bu gece, bir keçenin içine,
Sarılıp, tevâzuyla yat kapı eşiğine.
Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar,
Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar."
Seyyid Atâ o gece, girdi keçe içine,
Uzandı üstâdının, kapısı eşiğine.
O gece Zengî Atâ, namaza kalktığında,
Gördü ki biri yatar, eşiğinin altında.
Tam basacak idi ki, göğsünün üzerine,
O tutup ayağını, öpüp sürdü yüzüne.
Buyurdu ki: "Kimdir o, yatmış eşik önüne?"
Dedi: "Seyyid Atâ'yım, muhtâcım himmetine."
Buyurdu ki: "Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin,
Üzülme, bundan sonra, açılır artık kalbin."
O anda bir teveccüh, etti Seyyid Atâ'ya,
Çıkardı tasavvufta, en üstteki noktaya.
Onların bir nazarı, bulunmaz ganîmettir,
İnsanı en alçaktan, bâlâlara yükseltir.
Onların hürmetine, yâ Rabbî, affet bizi!
Onların sevgisiyle, tenvîr et kalbimizi.
ŞAŞARIM
KİBİRLİYE
Hazret-i Hüseyin'in, bir mübârek oğludur,
Ve hazret-i Ali'nin, kıymetli torunudur.
Muhakkak kılar idi, her gecede bin rek'at,
Ölünceye kadar da, devâm etti bu tâat.
Çok korkardı Rabbinden, ömrünün her ânında,
Bilhassa titrer idi, abdeste kalktığında,
Sebebini sordular, buyurdu ki o zaman:
"Ben kimin huzûruna, çıkacağım birazdan?"
Bir kimse arkasından, onu gıybet etmişti.
Öğrenice, o zâta, gidip şöyle demişti:
"Affetsin Rabbim beni, doğruysa sözün şâyet,
Yok eğer yanlış ise, seni etsin magfiret."
Bir gün hasta olmuştu, ziyârete gittiler,
Sordu ki: "Ne maksatla, geldiniz bana sizler?"
Dediler ki: "Efendim, seviyoruz sizi biz."
Sordu yine onlara: "Ne için seversiniz?"
Dediler: "Allah için, severiz biz sizi hep,
Hâlistir niyetimiz, yoktur gayri bir sebep."
Buyurdu: "Allah için, ederseniz muhabbet,
Cennet nîmetlerine, erersiniz nihâyet.
Eğer dünyâlık için, sevseniz de siz yine,
Bolca kavuşursunuz, Dünyâ nîmetlerine."
Ziyârete geldiler, bir zaman kendisini,
Emretti kölesine, yemek getirmesini.
Köle, sofra elinde, çıkarken merdivenden,
Yemek dolu o sofra, kayıverdi elinden.
Altta küçük çocuğunun, üstüne düştü hem de,
Mübâreğin çocuğu, vefât etti o demde.
Köle bunu görünce, korkudan titredi hep,
Düşündü ki: "Efendim, ne cezâ verir acep?"
Buyurdu ki: "Hiç korkma, affeyledim vallahi,
Ve seni Allah için, âzâd ettim hem dahi."
Buyurdu ki: "Şaşarım, kibreden kullara hep,
Zîrâ kibirlenecek, neleri vardır acep?
Bir damlacık su idi, sonra bir leş olacak,
Bundan gayri neleri, vardır gururlanacak?"
Buyurdu ki: "Mahşerde nidâ eder bir melek:
"Fazîlet sâhipleri, kalkıversin!" diyerek.
Bir grup kalktığında, suâl eder melekler:
"Sizin fazîletiniz, dünyâda neydi?" derler.
Onlar der: "Sıkıntıya, katlanırdık durmadan,
Kötülük yapanı da, affederdik her zaman."
Melek der ki onlara: "Haydi girin Cennet'e."
Sonra nidâ eder ki:"Sabredenler nerede?"
Bir grup kalkar yine, suâl eder o melek:
"Siz dünyâda nelere, sabrettiniz?" diyerek.
Derler ki: Rabbimize, ibâdet ederken biz,
Her türlü zorluklara, sabrederdik hepimiz.
Günahlardan sakınmak, çok zor gelse de bize,
Sabreder, işlemezdik, uymazdık nefsimize."
Onlar dahi gidince, şöyle denir bu defâ:
"Allah'ın komşuları, gelsinler şu tarafa!"
Kalkar başka bir grup, nidâ eder münâdî:
"Ey insanlar, sizlerin, ameliniz ne idi?"
Derler:"Biz Allah için, sevdik birbirimizi,
Allah için ziyâret, ettik diğerimizi,
Allah için oturup, ederdik dînî sohbet,
Allah için fakîre verirdik mal ve servet.
Allah için giderdik, hep birbirlerimize,
Dünyâ karıştırmazdık, hâlis niyetimize."
Melek der ki:"Siz dahi, sonsuz kalın Cennet'te,
Bu ihlâsın meyvesi, Cennet olur elbette."
ÂLİMİN
KIYMETİ
Vehb bin Münebbih ki, Tâbiîn-i kirâmdan,
Şiddetle kaçıyordu, her günah ve haramdan.
Buyurdu ki: “Aklı ve ilmi varsa bir zâtın,
Onu aldatmak için, gücü yetmez şeytanın.
O, binlerce câhili, parmağında oynatır,
Âlimin karşısına gelince, âciz kalır.
Dağları parçalamak, kolay gelir şeytana
Ve lâkin yaklaşamaz, böyle olgun insana.
Bir çâresini bulup, kaçar onun yanından,
Câhillere yanaşıp, saptırır yollarından.”
Dâvûd aleyhisselâm, buyurdu ki: “Ey Rabbim,
Seni aradığımda, nerde bulabilirim?”
Buyurdu: “Şu kulların, yanındayım ki her an,
Ürperir kalbleri hep, benden korkularından
Ey Dâvûd, şu kimsedir, en çok sevdiğim kişi,
Bir günah karşısında, ürperir, titrer içi.”
Dediler ki: “Ey Vehb, çok ibâdet eyleyen,
İki zâttan hangisi, üstündür diğerinden?”
Buyurdu: “Kimin çoksa, insanlara hizmeti,
Hak teâlâ indinde, onun çoktur kıymeti.
Hele uğraşıyorsa, âhiretleri için,
Daha da kıymetlidir, indinde Rabbimizin.”
Buyurdu: “Belâlara, uğrarsa insan eğer,
Bilsin ki sıkıntıyla, yaşadı her peygamber.
Aksine rahatlığa, kavuşursa o şâyet,
Bilsin ki o büyükler, etmedi buna rağbet.”
Buyurdu: “Çok uyuyan, çok yiyen, çok konuşan,
Kimseleri çok kolay, aldatır la’în şeytan.
Bir kimse ki, dînini, bilir ve korur onu,
Şeytan onu görünce, değiştirir yolunu.”
Îsâ aleyhisselâm, bir köye geldi bir gün,
Gördü ki insanların, hepsi ölmüş topyekün,
Dönüp havârilere, buyurdu: “Bakın, bu halk,
Allah'ın gazâbına, uğramışlar muhakkak.
Dağınık ölmemişler, gösterir ki bu dahî,
Birden gelmiş onlara, bu azâb-ı İlâhî.
Îsâ aleyhisselâm, nidâ etti o zaman,
Bir tânesi dirilip, ayağa kalktı heman.
Buyurdu ki: “Suçunuz, ne idi ki acabâ,
Böyle, toplu olarak, uğradınız azâba?”
Dedi ki: “Biz dünyâyı, fazla benimsemiştik,
Çocuğun annesini, sever gibi sevmiştik.
Girince kalbimize, dünyanın muhabbeti,
Gâfil olduk Allah’tan, unuttuk âhireti.
Îkâz da etmediler, bizi âlimlerimiz,
Ve bir sabah âniden, böyle oldu hâlimiz.”
Buyurdu: “Suâl ettim, tam yedi yüz âlime,
Kime denir akıllı, zekî ve zengin diye?
Öğrendim ki akıllı, soğumuştur dünyadan,
Âhiret hazırlığı, içindedir durmadan.
Zekî de rağbet etmez, dünya mâl-ü mülküne,
Aldanmaz bu geçici ve yalan zevklerine.
Zengin ise rızkına, kanâat eyliyendir,
Başkasının malına, aslâ göz dikmeyendir.”
Bu mübârek zâtların, hürmetine İlâhî,
Akıllı olanlardan, eyle sen bizi dahî.
ÂŞIKTI
PEYGAMBERE
Tâbi’în-i kirâmdan, âşıktı Peygambere,
Her hâli, bir ibret ve nasîhatti bizlere.
İhtiyar, gözü görmez, vardı ki bir annesi,
Yok idi ondan başka, dünyâda bir kimsesi.
Yemen’de deve güder, ne verilse alırdı,
Yarısını fakîre, sadaka dağıtırdı.
Yanıp tutuşuyordu, Resûl’ün aşkı ile,
Hâtırdan çıkarmazdı, Rabbini, bir an bile.
O yaşlı annesine, yaparak her gün hizmet,
Çok hayır duâsını, almıştı uzun müddet.
İzin istediyse de, Resûlü görmek için,
Kimsesi olmayınca, vermedi ona izin.
Peygamber Efendimiz, o mübârek yüzünü,
Yemen’e çevirerek, buyurdu ki bir günü:
“Rahmet yeli esiyor, şu Yemen tarafından,
Orada, Üveys diye, vardır ki bir müslüman,
Kıyâmette o kişi, Allah'ın izni ile,
Şefâat edecektir, milyonlarca kişiye.”
Harem bin Hayyân der ki, merak ettim Üveys’i,
Bir gün onu gördüm ki, çok zâifti bünyesi.
Sordu bana: “Ey Harem, niçin geldin buraya?”
Dedim ki: “Zâtınızı, görüp de tanımaya.”
Buyurdu ki: “Bir mümin, tanıyınca Rabbini,
Lüzum yok tanımaya, O’ndan gayri birini.”
“Yine söyle!” deyince, buyurdu: “Yattığında,
Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.
Günahın küçüğü de, çok büyüktür muhakkak,
Zîrâ o günahı da, nehyetti Cenâb-ı Hak.”
“Az daha söyle” dedim, buyurdu ki: “Vallahî,
Baban ve deden gibi, öleceksin sen dahî.”
Rebî’ der ki, ben Onu, gittiğimde görmeye,
Sabahı kılıyordu, başladım beklemeye.
Tesbîhini bitirip, kuşluğa kalktı hemen,
Sonra kıldı öğleyi, hiç aralık vermeden.
Bir namazı bitirip, kalkardı diğerine,
Görüşmek ümîdiyle, bekliyordum ben yine.
Böyle, üç gün üç gece, uyumadı, yemedi,
Sonunda el kaldırıp, şöyle duâ eyledi:
“Sana sığınıyorum, yâ Rabbî, şu şeylerden;
Çok yiyen karın ile, çok uyuyan gözlerden.”
Ben bunu işitince, dedim: “Yeter bu bana.
Bundan ibret almazsam, lüzum yok gayrısına.”
Bir dostu kendisini, ziyârete gelmişti,
“Nasılsınız?” deyince, şöyle cevap vermişti:
“Bir insan ki, yârına, bilmez çıkacağını,
Tahmin et, sen o kulun, nasıl olacağını.”
Dedi: “Nasîhatınla, tenvîr et biraz beni.”
Buyurdu ki: “Ey kişi, bilir misin Rabbini?”
“Biliyorum” deyince, buyurdu: “Öyle ise,
Bilme başka birini, O kâfi gelir size.”
“Bir nasîhat daha et”, deyince de Üveys’e,
Sordu ki: “Rabbin seni, biliyor mu ey kimse?”
“Elbet bilir” deyince, buyurdu ki bu sefer:
“Öyleyse başkaları, seni hiç bilmesinler.
Bir kulu ki, Allah'ı, bilirse onu şâyet,
O’ndan gayri birinin, bilmesine yok hâcet.”
Buyurdu ki: “Yükseklik, istiyorsa bir insan,
Tevâzû etmelidir, her kişiye, her zaman.
Şerefli olmak için, takvâ ehli olunuz,
Râhatlık ararsanız, tevekkülde bulunuz.”
GİZLERDİ KENDİSİNİ
Bir an geri durmazdı, Rabbine ibâdetten,
Buna rağmen kendini, gizler idi herkesten.
Kalbi Resûlullah'ın, dolu idi aşkıyle,
Aslâ unutmuyordu, Rabbini bir an bile.
Kimseyi incitmedi, incinmedi kimseden,
Her hâli insanlara, ibret oldu tamamen.
Resûlullah, vasiyet, etmişti sahâbeye,
(Bu hırkamı götürüp, verin Veysel Karânî’ye.)
Alî bin Ebî Tâlip, bir de hazret-i Ömer,
Bu mübârek hırkayı, Kûfe’ye götürdüler.
Sorup araştırdılar, onu Kûfelilerden,
Lâkin tanımadılar, Üveys’i târiflerden.
Dediler: “Üveys diye, biri var bu beldede,
Lâkin aradığınız, o değildir herhâlde.
Zîrâ divânedir o, çok tuhaftır hâlleri,
Arne denen vâdide, deve güder ekserî.
Kaçar hep insanlardan, hiç gelmez aramıza,
Çok zaman yalnız olur, sokulmaz yanımıza.
Halk ağlasa o güler, herkes gülse o ağlar,
Böyle garip biriyle, sizin ne işiniz var?”
Hazret-i Ömer Fârûk, buyurdu ki cevâben:
“Odur aradığımız, gösterin bize hemen.”
Sonra târif edilen, mahâle yürüdüler,
Yaklaşınca, Üveys'i, namaz kılar gördüler.
Bekledi Ömer Fârûk, bitirdi namâzını,
İletti hemen sonra, Resûl’ün selâmını.
Dedi: “Resûlullah'ın, size selâmları var,
Şu kendi hırkasını, size etti yâdigâr.”
Ve buyurdu ki: “Üveys, giysin de bu hırkayı,
Günahkâr ümmetime, bol eylesin duâyı.”
Veysel Karânî sevinçten, şaşkına döndü birden,
Resûl’ün hırkasını, alarak ellerinden,
Sevgi ve saygı ile, öpüp sürdü yüzüne,
Üzerine kapanıp, duâ etti Rabbine:
“Yâ Rabbî, bu mübârek, hırkanın hürmetine,
Merhamet et günahkâr, Muhammed ümmetine.”
Lâkin Veysel Karânî, kalkmadı yerden heman,
Onlar başı ucunda, beklediler çok zaman.
Öyle uzun sürdü ki, pekçok merak ettiler,
“Acabâ emr-i Hak mı, vâki oldu?” dediler.
Hatta endîşeleri, çoğaldı beklemekten,
Seslendi Ömer Fârûk, “Yâ Üveys!” diyerekten.
Başını kaldırarak, buyurdu ki: “Yâ Ömer,
Az daha bekleyip de, çağırsaydınız eğer,
Rabbim affediyordu, bu ümmeti tamâmen,
Çağırdınız, bir kısmı, kaldı affedilmeden.”
Bu Üveys-i Karânî’nin, hürmetine İlâhî,
Bu sevgiden bir nebze, ihsân et bize dahî
RABBİNİ
BİLİR MİSİN?
Üç gün üstü üstüne, hiç yemek yememişti,
Dördüncü gün evinden, bir çıkayım demişti.
Yolda altın bir para, ilişti gözlerine,
(Birinden düşmüş) diye, almadı onu yine.
Sonra baktı bir koyun, geliyordu ilerden,
Ağzında altın para, gelip durdu âniden.
“Başkasınındır” diye, ona ilişmemişti,
Koyun dile gelerek, ona şöyle demişti:
“Senin kulu olduğun, Allahın kuluyum ben,
Rabbinin gönderdiği, bu rızkını al hemen.”
Aldı Veysel Karânî, o altını mecbûren,
Sonra baktı o koyun, kayboldu göz önünden.
Buyurdu ki: “Allah'ı, tanırsa biri şâyet,
Gizli kalmaz dünyâda, hiçbir şey ona elbet.
Yüksekliği aradım, baktım tevâzûdadır,
Başkanlığı aradım, gördüm nasîhattedir.
Kim ki şeref ararsa, sarılsın ibâdete,
Kim zenginlik ararsa, tutunsun kanâate.”
Geldi Veysel Karânî, Medîne beldesine,
Girdi Resûlullah'ın, mübârek türbesine.
Görünce o türbeyi, bayılıp düştü yere,
Kendine geldiğinde, dedi ordakilere;
“Götürün burdan beni, bu yerde yaşıyamam,
Ben bu yerde olursam, hayattan tad alamam.
Allah'ın Resûlünün, medfun olduğu yerde,
Benim hayatta olmam, yakışır mı edebe?”
ELİMDE
BERAT YOKTUR
Allah korkusu ile ağlardı çoğu zaman,
Günah şüphesi ile, kaçardı çok mübahtan.
Hanımı demiştir ki: “Vüheyb’in her bir günü,
Ağlamakla geçerdi, görmedik güldüğünü.”
Sordular ki: “Ne için, ağlarsınız her sâat?”
Buyurdu: “Yok elimde, Cehennem'den bir berât.
Ben ve siz, bütün kullar, o kıyâmet gününde,
Geliriz hesap için, başlarımız önünde.
Allah'ın huzûrunda, hesâba çekiliriz,
Biz bunu bile bile, nasıl gülebiliriz?”
Günah işlememeye ediyordu çok gayret,
Devam üzre nefsine, ederdi muhâlefet.
Gece herkes uyurken, o ibâdet ederdi,
Âhiret derdi ile, ağlayıp yaş dökerdi.
Dediler ki: “Ne için, rağbetin yok yatmaya?”
Buyurdu ki: “Cehennem, insan bekler yakmaya.
Bir kul ki, bu ateşten, henüz emîn değildir,
O, nasıl râhat olur, nasıl uyuyabilir?”
Bir gece de ibâdet, ediyordu evinde,
Ağladı uzun süre, secdeye gittiğinde.
Gözlerinin yaşıyla, ıslandı seccâdesi,
Onun, umûmiyetle, böyleydi her gecesi.
Derdi ki: “Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,
Sen dahî o kadar çok, kulluk yap kendisine.
Kudreti de ne kadar çok ise seninkinden,
Sen dahî o kadar çok, kork, titre kendisinden.
Ve rabbin ne kadar çok yakınsa sana şayet
Sen dahî o nisbette kendisinden hayâ et”
Tevekkülü o kadar, çok idi ki Rabbine,
Bakıp hayret ederdi, herkes onun hâline.
Derdi ki: “Yerler kalay, bakır olsa gök dahî,
Kapılmam endîşeye, rızık için vallahî
Zîrâ Rabbim kefildir, rızıkları vermeye,
O hâde ne lüzum var, bunu dert edinmeye?”
Annesi, içsin diye, süt verdi kendisine,
İçmeden sordu şunu, hemence annesine:
“Bu sütü sağdığınız, o koyun, bu arada,
Acep otlamış mıdır, bir yabancı mer’ada?”
Annesi söyleyince, otladığı yerleri,
İçmekten vaz geçerek, bardağı verdi geri.
Zîrâ öyle bir yerde, otlamıştı ki koyun,
O yerde hakkı vardı, insanların çoğunun.
Vâlidesi dedi ki: “Evlâdım, al iç bunu,
Affeder Hak teâlâ, hatâ eden kulunu.”
Buyurdu: “İşleyip de, bir günahı bilerek,
Sonra uygun olur mu, affolmayı beklemek?
Günah ateş gibidir, diye bilen bir insan,
Rabbine, bile bile, eder mi günah, isyân?”
OĞLUM
HORASAN'A GİT!
Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr'ın,
Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.
Horasan'dan gelerek, girmişti hizmetine,
Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.
Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,
Sordu: "Düşünmez misin, memlekete gitmeği?"
Arz etti ki: "Efendim, bir mecbûriyet hâriç,
Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç."
Buyurdu ki:"Evlâdım, Horasan'a git hemen,
Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen."
Peki efendim deyip, gitti o Horasan'a,
Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.
Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,
Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.
Dediler: "Biz beş vakit, namazı müteâkip,
Ubeydullah Ahrâr'a, biraz teveccüh edip,
Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,
Artık izin versin de, göndersin seni bize."
O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,
Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.
Ubeydullah Ahrâr'ı, sevenlerden birinin,
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.
Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,
Aradı Semerkand'ın, her ücrâ köşesini.
Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,
Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.
Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,
Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.
Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,
Ubeydullah Ahrâr'ı, gördü talebesiyle.
Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,
Ağlayıp arz etti ki, "Böyledir işte ahvâl.
O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz."
O, eliyle gösterip, köylerden birisini,
Buyurdu: "Aradın mı, şu köyde kendisini."
Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.
Buyurdu: "Yine ara, ordadır belki köle."
"Peki" deyip doğruca, o köye vardı hemen,
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.
Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,
Yaklaşıp, neredeydin?, diyerek ona sordu.
Dedi: "Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,
Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.
Sonra da Köle diye, birine sattı beni,
Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.
Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,
Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.
Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,
Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.
"Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım" diye,
Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.
İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,
Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden."
O kişi öğrenince, işin hakîkatini,
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.
BÜYÜKLERE DANIŞIN
Ubeydullah-ı Ahrâr, Hak âşığı bir velî,
Sohbeti, insanlara, olurdu fâideli.
Şefkat ve merhameti, pekçoktu yârânına,
Her kimin derdi olsa, koşup gelirdi ona.
Kim düşse sıkıntıya, dünyâ ve âhiretlik,
O işin hâlli için, ona gelirlerdi ilk.
Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,
Çıkıyordu mutlaka, neş'eli ve gülerek.
Öyle emir almıştı, çünkü o, üstâdından,
Girenler, sevinç ile, çıkıyordu yanından.
Buyurdu: "İnsanların, rızkını cenâb-ı Hak,
Kullarının eliyle, verir âdet olarak.
Her kim bol bol verirse muhtâçlara malını,
Çoğaltır Rabbimiz de, ona ihsânlarını.
O kısarsa, Allah da, ona kısar şüphesiz,
Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz."
Bir gün de buyurdu ki: "Allah adamlarının,
Yalnız zâhirlerine, bakmayın aman, sakın!
Aldanır büyüklerin, dış hâline bakanlar,
İstifâde yerine, görürler büyük zarar.
Zîrâ cenâb-ı Allah, "İnsanlık sıfatları",
Altında gizlemiştir, dünyâda bu zâtları.
Kureyş kâfirleri de, Allah'ın Resûlünün,
Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.
Derlerdi ki: "Bu nasıl peygamberdir, şaşılır,
Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır."
Lâkin îmân edenler, O'na, peygamber diye,
Bakarak kavuştular, rızâ-i İlâhîye."
Buyurdu ki: "Îmânın, sûret ve aslı vardır,
Bu bâbda, bir büyük zât, şöyle buyurmuşlardır:
"Senelerdir îmânı, anlattım zaman zaman,
Ve lâkin üçü beşi, geçmedi tam anlayan."
Bu sözün hikmetini, hocamdan suâl ettim:
"İmânı tam anlamak, niçin zordur efendim?
Âmentü'nün îzâhı, var din kitaplarında,
Onu da her müslüman, ezber eder ânında."
Buyurdu: "Âmentü'yü, bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.
Asıl îmân şudur ki, Allah'tan korkusundan,
Bir küçük günah bile, geçirmez hâtırından.
Meselâ kul hakkını, düşündüğünde o zât,
Ayağını uzatıp, yatamaz rahat rahat."
Bir gün de buyurdu ki: "Kardeşim aman sakın,
Büyüklere sormadan, bir işe kalkışmayın!
Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız,
Sonu pişmanlık olur, sormadan yaparsanız.
Hâlbuki akl-ı selîm, sâhibidir büyükler,
Her kararda, doğruyu, isâbet ettirirler.
Kendi aklını atıp, kim uysa bu zâtlara,
Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir zarara.
Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,
Kabûllenmiş demektir, o kendi zararını.
Hâlbuki bir müslüman, bir iş yapmadan önce,
Bir Allah adamına, danışırsa güzelce,
Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,
Hayra tebdîl olunur, ona sorduğu için."
|