|
MÜRSID-I KAMIL VE ÖZELLİKLERİ
NİÇİN MÜRŞİDİ
KAMİLE İHTİYAÇ VARDIR
MUŞİDİ KAMİLE GÖREV
VERİLİŞİ
KAÇ TÜRLÜ EVLİYA VARDIR
SIS BURHANI
ITIKAF
EFENAFİSSEYH -
FENAFİRRESUL - FENAFİLLAH
DİVAN SALİHİN
MÜRSID-I KAMIL
ve ÖZELLIKLERI
Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri
kendi meslek alanlarinda derecelere tabi tutulmuslardir. Her
biri Allah'a davet makami sayilan bu ulvi meslek, gerek ayet ve
gerekse hadislerde övülmüs bir meslek olup, Peygamberligin
subesi niteliginde ele alinmistir. Bundan maksat, Peygamberlerle
Âlimlerin mesleklerinin ayni oldugudur. Ancak aralarinda tek
fark, derece ve rütbe farkidir. Bunu böylece ortaya koyduktan
sonra, Tasavvuf mesleginde Âlimler, Serzakir, Halife, Seyh,
Üstad, Mürsid, Mürsid-i Kamil, Pir gibi kavramlarla tarif
edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapilan bir
derecelendirme tasnifidir.
Mürsid-i Kamil zât o kimsedir ki, Ilme'l-Yakin'den,
Ayne'l-Yakine, Ayne'l-Yakin'den Hakka'l-Yakine vasil olan, Cenab-i
Zül celal Hazretlerinin zâtinda degil, sifatlarinda Fani olan,
Rasulullah (sav) Efendimiz tarafindan da kendisine hil'at
giydirilen, basina taç konulan, insanligi irsad etmek için manen
görev verilen kimsedir. Kamil bir Mürsid, Velayet yahut Veraset
nuruyla nurlanmistir. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” Makami
ile sereflendikleri için, sekline, suretine seytanin giremedigi
seçilmis zâtlardir.
Mürsidi Kamil, insanlari Allah-ü Teâlâ'ya
vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis
kilinmis kisidir. Böyle bir mürsid-i Kamil, yine üstadi olan
baska bir mürsidi kâmil tarafindan yetistirilir ve bu üsdatlar
silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanir.
Her Mürsidi Kamil manevi olarak icazet alir.
Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafindan vazife ve icazet
verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akitir.
Böylece Mürsidi Kamil, peygamber varisi olarak insanlarin nefis
terbiyesine ve Allah'a vuslat bulmalarina vesile olur.
Mürsidi Kamil olan zâtlar, Hem zahir, hem de
batin olarak Rasûlullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler.
Mana âleminde icazetlerini Rasûlullah (sav) mühürlediginden bu
zâtlar, mahfuzdurlar, yani hifz olunurlar.
Rasulullah (sav) Efendimizin:
“Âlimler peygamberlerin varisleridir”
“Benim ümmetimin âlimleri Israil
ogullarinin peygamberleri gibidir .”(Aclûnî, Kesfü'l-Hafâ)
buyurdugu zümre Mürsidi Kamillerdir.
Üstadimiz, sultanimiz, asrimizin manâ günesi
Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Kamil bir zâtin mühim
özelliklerinden bahsederken yine söyle buyurdular;
Mürsidi Kamil olan zâtlar kabirde
çürümezler, Mürsidi Kamil olan zâtlardan bazilari, Allah-ü Teâlâ
Hz.lerinin Cemal sifatina mazhar olurlar bazilari da Celal
sifatina mazhar olurlar. Öyle ki Celal sifatina mazhar olan
evliyanin kabirlerinin yerini dahi degistiremezler. Mürsidi
Kamil zât kendisine müntesip olan kisinin son nefeste kelimeyi
sahadet söylemesine, imanli gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana
vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as)
arasinda Cebrail (as) vesile oldu, Peygamber (as ) de Allah (cc)
ile insanlar arasinda vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi
seriflerinde;
“ Muhammed'in nefsini elinde
bulunduran Allah'a yemin olsun ki, hiç süphesiz, Allah'u
Zülcelal'in en sevgili kullari; Allah'i kullarina, kullari da
Allah'a sevdiren, yeryüzünde hayir ve nasihat için dolasanlardir”
(Beyhaki) buyurmustur.”
Mürsidi Kamil olan bir zât Allah'in izni ile
ve indi ilahiye deki degeri hürmetine dervislerine Ahirette üç
türlü yardimi olur.
1. Sirat köprüsünde
2. Mahser yerinde
3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancagina
götürmek için vesile olur.
Efendimiz (sav) Hz.leri;
“ Benim ümmetimden çok büyük bir
topluluga sefaat eden olacaktir. Yine benim ümmetimden bir
kabileye sefaat eden olacaktir. Yine benim ümmetimden birkaç
kisiye sefaat eden olacaktir. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir
.(Tâc) buyurmustur.
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri devaminda
söyle buyurdular;
Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürsidi
Kamile görev verirken üç seyi de yaninda verir. Bir kamçi, bir
kitap veya bir ayna verir, dervislerini gösterir, bir çanta
içinde ameliyat aleti verir, eger sana tâbi olanlardan göz
zinasi varsa gözünü ameliyat et, sehveti varsa sehvani arzusunu
al buyurur ama o kisinin talip olmasi lazim, verilen reçeteleri
yerine getirmesi lazimdir.
Hatirlatma; Üstadimizin burada bahsettigi
malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafindan
anlasilsin diye bu ifadeler kullanilmistir, keyfiyeti ehline
malumdur
Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri
burada bir Kamil Mürsidin mana ikliminde nasil bir liyakat elde
ettigini kendi tecrübesi ile ortaya koymus bulunuyorlar. Mürsid;
kendisi ilim ve amel bütünlügü içerisinde sahsi olgunluga
eristigi gibi, halki da bu minval üzere egitip yetistiren kimse
demektir. Mürsidlik makami, hakikatte Allah'a davet makamidir.
Mürsid; Allah'a davet hususunda Peygamberlerin varisi
durumundadir. Mürsidler, Peygamberlerin sundugu bu Ilahi
mesajlari Ser'i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim
böylesi zâtlarin sürekli var olacagi, Kur'an'da su ayetle
belirtilir:
“ Bizim yarattiklarimizdan öyle bir
Ümmet vardir ki, bunlar, daima Hak'ka ileten ve Adaleti Hak ile
yerine getiren kimsedirler .” ( A'raf /181)
Mürsid-i Kamillerin bir baska özelligi de
Kalp mütehassisi olmalaridir. Üstadimiz bu konuda buyurdu ki:
“Mürsid-i Kamil olan zâtlarin
dervislerinden hal ehli olan olursa, o dervis kalpten anlarsa,
dünyanin neresinde olursa olsun dervisi ile kalben konusur.
Kalpten anlamayan olursa, ona da lisanen konusur. Her ikisinde
de konusma yetkisi vardir. Sükût ettigi halde, basireti olan,
hali anlayan, nerede dervisi varsa, maneviyati varsa, onunla
görüsür, sorusuna cevap verir. Anlamiyorsa lisanen söyler bu da
kulaga hitab eder.”
Allah-ü Teâlâ'nin bu zâtlara ihsan ettigi
sayisiz nimetlerden biri de budur. Abdülaziz Debbag Hazretleri,
Ahmed b. Mübarek Hazretlerine: “Seni günde bes yüz defa gönlümde
hatirlamazsam, Allah katinda dereceden düserim” der. Ahmed b.
Mübarek de: “Üstadimiz bize öyle yakin olurdu ki, bazi zaman
O'nun mübarek nefesini yanimda hissederdim” demektedir. Demek ki
Velilerde bu haller vardir. Bundan sonra buyurdu ki:
“Mürsid-i Kamil olan bir zâtin dervisleri
ayri ayri ülkelerde, sehirlerde, köylerde, kasabalarda olursa
olsun, eger sikintiya düsseler veya sekerat halinde olsalar
dahi, Allah'in izni ile o dervislerinin hepsine ayni anda
yetisebilecek maneviyati vardir.”
Mürsid-i Kamil zâtlarin mühim özelliklerinden
biri de, Allah'in izni ile Allah'in kullarina manen yardimci
olmalaridir. Esasen onlarin sahsinda zuhur eden bu hadisenin
yaraticisi Allah'tir. Ancak Rabbimiz onlari bu konuda vasita
kilmis olmaktadir. Burada asil olan, Allah'in merhametidir.
Allah-ü Teâlâ kullarina merhameti ile muamele etmek ister. Bunun
için de, salih kullarinin muhabbet ettiklerine, Allah (cc) da
muhabbet eder.
Mürsidi Kamil olan zâtlarin bir baska
özelligi de her yaptiklari isi manevi müsaade ile yapmalaridir.
Zira Onlar yeryüzünde Hakkin görünen yüzüdür. Allah-ü Teâlâ
Hz.leri bu kullarini muhafaza eder ikaz eder.
Müslümanlar asirlardir yol gösterici
Mürsidlerin rehberligi ile Dinlerini yasama ve yasatmaya gayret
etmislerdir. Zira geçmis ümmetler bu esasa riayet edemedikleri
için Dinlerini tahrif edenlere mani olamamislardir. Ama bu
Ümmet, Din büyüklerine duyduklari güven sayesinde, her seye
ragmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.
Niçin Mürsidi Kamile
Ihtiyaç Vardir
Başa Dön
Kulun yüksek makamlara erismesi, ancak su iki
seyden birisi ile mümkün olur: Ya Ilahi bir cezbe, ya da
Sadiklardan olan seyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir.
Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat
digeri için bir engel yoktur. Bir Mürsid-i Kamil'in elini tutup
hizmetine girildigi, emirleri tutulup canla, basla çalisilmaya
baslandigi zaman, salik, sanki annesinden yeni dogmus gibi olur.
Artik Mürsidi onun manevi babasi ve terbiyecisidir. Allah'a
giden yolda yegâne vasitadir.
Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah'a giden
yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek seyhin,
Allah'in kapilarindan bir kapi olduguna isaret etmislerdir. Bu
yola giren bir kimsenin, seyhini böyle görmesi, müridligin ilk
basamagidir demislerdir. (Adab) Imam-i Sa'rani'den yapilan bir
açiklamaya göre; “Ehl-i tarik, insani Allah'in huzuruna kalb
huzuru ile çikmaktan men eden kötü sifatlardan temizlenmeye
irsad edecek bir mürsid-i kâmile intisab etmenin mutlaka zaruri
oldugunda icma ve ittifak etmislerdir” diye bildirilmistir. (Adab)
Mürsidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy
gelmiyor. Ve bir Peygamber gibi vahiy teminati altinda da
degildir. Bundan kasit, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak
mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah'in
ordularindan bir ordudur. Allah'in ordulari ise, O'nun bilgisi
dâhilindedir. Nitekim:
“Rabbinin ordularini kendisinden
baskasi bilmez. Ve o insan için ancak bir ögütten ibarettir
.” (Müddesir /31) buyurulur.
Bazi bilginlerin açiklamasina göre ‘Rabbin
Ordulari'ndan maksat bunlar Allah'in Velilerini olusturan
topluluktur. Asirlardir onlarin Islam toplumundaki serefli
yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarindan kimse inkâr
etmemistir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:
“ Dikkat ediniz! Allah'in velileri
için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar ”
(Yunus /62)
Öyleyse, kendini bos seylerle oyalama. Bu
yolun yol kesicilerine takilarak, gerçek saâdetten mahrum olma.
Bilgisi kendisine fayda saglamayan, Islam'in edeb kültüründen
mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasin.
Faziletine inandigin bir mürsidin himmetine erismek için acele
etmelisin.
Peygamberler ile (Allah cümlesine salât
etsin) Evliyaullah'in meslekleri aynidir. Aralarindaki tek fark,
Peygamberlerin ihtisas sahibi olmalari, delil ve hüccet
getirmede mucizeye kadir olmalari ile Evliyaullah'in onlara
bagli bulunmalaridir. Nasil ki peygamberlerin yolunu kesen yol
kesiciler varsa, Allah dostlarinin kapisina giden yolu kesenler
de eksik olmayacaktir. Mevlana Halid el-Bagdadi (ks) der ki:
“Kalb ehli tarafindan gözetilmek isterseniz,
inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayiniz. Allah (cc)'un bir
kulundan yüz çevirdiginin alametlerinden biri de, O kulun
velilerin haysiyet ve sereflerine dil uzatmasidir. Bu söz
büyüklerin kelamidir. Kim velilerin aleyhinde konusulan sözlere
kulak verirse, o da onlardan sayilir.”
Yeryüzü kiyamete kadar Allah'in evliyasi ile
sereflenecektir. Evliya Velinin çoguludur. Veli ise, araya isyan
karismamak üzere taati devam eden kimsedir. Bir baska manada ise
Veli, kendisine Allah'in ihsani araliksiz olarak devam eden
kimsedir. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki
vasfin gerçeklesmesi lazimdir. Peygamber nasil masum ise,
Velinin de Allah tarafindan korunmus olmasi lazimdir. (Reddü'l-Muhtar
)
Mürsid-i kâmil olan zâtlar hakkinda
söylenmesi gereken söz; onlarin vasiflarinin Allah Teâlâ'nin
korumasi altinda oldugunu kabul etmektir.
Mürsid-i Kamiller Allah'in yeryüzündeki
eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayir ve bereket vardir.
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve
sadiklarla beraber olun” (Tövbe/119)
Mürsid-i Kamiller kalp mütehassisidirlar.
Kötülügü emreden nefsin hile ve desiselerine karsi
gelistirdikleri metodla, kalpleri tamir etmede Allah onlara
kabiliyet vermistir. Sen, dinin emrettigi farzlari, vacibleri ve
diger hususlari, bir fikih âliminden alip ögrenebilirsin. Mesela
Islam akaidini bir kelam âliminden ya da Ilm-i Kelama ait bir
eserden ögrenebilirsin. Ama kalbinde olusan firtinalari, Kamil
bir Mürsidin verecegi bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin
ihtisas alanlari degisik degisiktir. Nasil ki kalp doktoru,
ameliyat doktorunun sahasina karismazsa, bilginler de, kendi
ihtisas alanlarini asan hususlara girmezler. Girmemelidirler.
Çünkü bu Fizik ilmi degildir. Din ilmidir. Bu bakimdan, asrin
getirdigi birtakim tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler
meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka
bir mürside ihtiyaç vardir. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne
gerek var! Denilemez. Gerçek saâdete, ilim ve amel bütünlügü ile
ulasilir. Bu bütünlük, kalpte gelismedikçe, bedene tesiri olmaz.
Öyleyse, vasiflarini belirttigimiz Mürsid-i Kamillere giderek,
bu ihtiyaç giderilmelidir.
Asrimizin mana sultani yolumuzun isigi
Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürsidi Kâmile olan
ihtiyacin önem ve ehemmiyeti hakkinda söyle buyurdular.
Bazi âlimler, ulemalar Kuran'a ve sünnete
bagli oldugu müddetçe ehli tasavvuf gibi yasayanlarda da Cenabi-i
Zül celal Hazretlerinin evliyasi olur, diyorlar evet dogrudur.
Fakat bu nadirattandir. Tarikata girenler ile girmeyenlerin
arasindaki fark dagdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin
arasindaki fark gibidir, çünkü bahçede yetisen meyvenin bir
bahçivani olur. Topragini havalandirir, temizler gübresini atar
suyunu verir, asisini yapar. Çiçeklendigi zaman onun flitini
verir, haserelerden korur. Mümbit bir sey olur.
Ama diger taraf da kendi basina zikreden,
ne nefsi levvamede oldugunu bilir ne mülhimede oldugunu bilir.
Oda meyvedir ama bu meyve kendiliginden olur, sahibi olan meyve
gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir.
Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru
olmayan da sabir Allah sabir Allah der. O hastaligi çeker.
Yinede Allah'a dost olur ama çeke çeke gider.
Mürsidi Kamile bagli olan ise sihhatli
gider. Baska bir misal verecek olursak; nasil devletin
askeriyesi varsa nasil orduda bir çavusun, onbasinin, basina bir
sikinti gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir
verir ve birden o sikinti çözülür. Sivilde ise kahvede birini
öldürseler onun katilini bile bulamiyorlar. Niye, sahiplenen yok
Degil mi. Iste Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi
askerinde bir arayani olur. Maneviyat, evliyaullah da onlari
arar, onlari kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve
uyarir aradaki fark budur.
Yunus Emre Hz.leri “Seyhi
Olmayanin Seyhi Seytandir” buyuruyor.
Bu sözün manasi sudur. Müslüman eline bir
mecmua aliyor, kalbin açilmasi için bin defa Ya Fettah
çekeceksin ve yahut isinin olmasi için su kadar esma çekeceksin
diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genisliyor ama bu seferde
nefis ve seytan daraliyor. Daraldigi içinde Allah'in varligina
birligine sek süphe yaptirmaya basliyor. Akli fikrine, fikride
kalbine diyor ve konusmaya basliyor. Seytan ve cin bu insana
musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere
Fikih ilmi ile isik tutan mezhep sahibi büyük imamlarimiz dahi
bu manevi ihtiyacin gerekliligini anlamislar.
Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu
mübarek, Cafer-i Sadik Hz.lerine intisap etmis ve su sözleri
söylemistir:
Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadik
Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydim, buyurmustur.
Buradaki, hüsran olmak manasi, yanlis anlasilmasin, ahiretini
kaybetmis anlaminda degildir. Ancak buna su sekilde bir örnek
verebiliriz.
Nasil ki, askeriyede, bir astegmen,
albayliga kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi
için kurmaylik sinavina girmesi gerekir. Yoksa general olamaz,
albayliktan emekli olur. Ayni bunun gibi, maneviyatta da,
erinden generallige kadar gidilir. Iste manevi general olabilmek
için, Allah'a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir
mürebbi sarttir. Iste, Imam-i Azam Hazretleri de, bir gönül
dostu olan, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap edip, tabi olmus.
Kendisine manevi haller, kesif ve kerametler verilmis, o nese ve
muhabbet ile Hakk'a âsik olmustur. O'na, dost, Muhammed-il
Mustafa ya yar olmustur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak
Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi
olduktan sonra, yakalamis ve onun için bu ask ve vecd halinden
uzak geçen ömrünü, hüsrana ugramis olarak nitelendirmistir.
Ayni sekilde, yine, mezhep sahibi olan,
Imam-i Safi Hazretleri ve Imam-i Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri
de, Ümmi bir zât olan, Seyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip
olmuslardir.
Yine büyük Âlim ve Müfessir olan Imam
Sarani Hz.leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz.lerine
intisap etmistir. Hem Mezhep imamlarimiz da, hem de diger büyük
ilim sahibi imamlarimizda da tarikat'a suluk edenler çoktur.
Çünkü Tarikat Seriat'tan ayri bir sey degildir. Beraberlerdir.
Hakikate ve marifetullah'a ulasabilmek
için ancak gerçek bir Mürsidi Kâmilin terbiyesinden geçmek
gerektir.
Mürsid-i Kamile Görev
Verilisi
Başa Dön
Üstadimiz Abdullah Baba Hazretleri buyurdular
ki:
“Mürsid-i Kamil olan zâta Peygamberler
(as), Piranlar ve diger Evliyaullahin huzurunda görev tevdi
edilir. Bu görev “IRSAD” vazifesi hakkindadir. Bundan maksat,
hepsinin bu zâti tanimasi ve bilmesidir.”
Bütün Mürsid-i Kamil zâtlar bu mana ikliminde
Maneviyat ehlinin huzurunda, Rasulullah (sav)'in onayi ile bu
yüce vazifeye tayin olmuslardir. Nitekim Üstadimiz dahi bu usul
ile vazifelendirildigini söylerdi. Ehlullahin bu durumunu adeta
tasvir eder manada buyurulan bir hadis vardir ki söyledir:
- Allah bir kulunu sevdiginde Cebrail
(as)'a, söyle seslenir:
- Ben filan kulumu sevdim. Onu sen de
sev!” der. Cebrail (as)'da o kimseyi sever. Ve ayni seyi Semada
ilan ederek:
- Allah (cc) filan kimseyi seviyor, siz de
seviniz” der. Sema ehli de onu severler. O kimsenin
sevgisi, dünyada bulunanlara arz edilir. Allah bir kuluna bugz
ettigi zaman da Cebrail (as)'i çagirir ve:
- Ben filan kimseye bugz ediyorum,
sen de bugz et!” der. Cebrail (as)'da bugz eder. Sonra sema ehli
arasinda:
- Allah filan kimseye bugz ediyor, siz de
bugz ediniz!” diye çagrida bulunur. Onlar da bugz
ederler. Sonra bu kisi, yeryüzündekilere bugz edilmek üzere arz
olunur. ( Tacü'l-Usul)
Allah dostlarina karsi insanlarin
sergiledikleri sevgi, esas olarak bu hadiste bahsi geçen
noktadir. Özellikle Kamil Mürsit'lerin halk üzerindeki nüfuzlari,
böyle manevi bir destek sebebi iledir. Tasavvuf ehli bu konuda
bu hadisi delil getirmislerdir. Üstadimizin bahsettigi bu husus,
Rasulullah (sav) Efendimizin belirttigi bu hadisin pratik bir
yorumu niteligindedir.
Bundan sonra Üstadimiz Mürsid-i Kamil
zâtlarin, Manevi Ameliyat oluslarindan bahsederek söyle buyurur:
“Mürsidi Kamillere görev verildigi zaman,
Allah Teâlâ kendi evlatlarina olan sevgisinin bir baska
boyutunu, kendisine uyan Talib ve Müridleri hakkinda kendisine
verir. Böylece Taliplerini de kendi evlatlari gibi severler.
Kamil-i Mürsidlik göreviyle birlikte, Taliblerine karsi cinsel
bir duygu hissetmez. Kendisinden bu tür sevgiler tamamen alinir.”
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri, Kamil
Mürsidlerin gerçekten çok ayri bir özelligini belirtmistir.
Eskiden Osmanli Devleti zamaninda, Mesihat Dairesi tarafindan
bütün Seyhler teste tabi tutulur ve bu testin neticesinde O Seyh
hakkinda müsbet veya menfi bir karara varilirdi. Ele alinan
meselelerden biri de bu “Manevi Ameliyat” konusudur. Bu gün
böyle bir müessesenin yoksuzlugu sebebi ile bu müesseseler
basibos bir halde seyredip gidiyor.
Bu nokta oldukça mühim bir noktadir. Dinde
kendisine güven duyulacak, yüzüne bakildigi zaman Allah ve
Resulü hatirlanacak, bakislarinda ibret, halinde heybet,
sözlerinde hikmet olgusu olacak kimseler, iste bunlardir. Buna
da manevi bir lütuf olmazsa, insanin bu kivami elde etmesi
mümkün degildir.
Her safiye makamina gelen zatlar Mürsid-i
Kamil olmaz. Ancak Peygamber (sav) Efendimizin vazife verdigi
kisiler müstesna. Iste nefsi safiye makamin da olup ta irsad ile
görevlendirilmeyen fakat nefis meratiplerini tamamlamis zevata
“Kümmeliyni Veliyullah” denir.
Bir kâmili mürside manen görev
verilmesi su sekilde açiklanmistir.
Hazreti Seyyidil Enbiya aleyhisselatü
vesselam Efendimiz'in izin ve icazetleri ile bütün ümmeti
Muhammed'in terbiyesi hususu, kendisine Allah-u Telanin ihsani
olur. Bu göreve memurlardir.
Böyle bir zâti serife, bu görev ihsan
olunacagi zaman, Cenabi Zül Celal ve Tekaddes Hz.leri tarafindan
Hizir Aleyhissselama isaretle:
“ Falan oglu filan kuluma, ihsan
eyledim. Var müjde eyle” emri ile Hz. Seyyid-il Enbiya'ya gelir:
- Ya Resulallah! Ümmetinden filan
oglu filana, Allah-u Teâlâ hilafeti ihsan buyurdu. Ne emriniz
olur? der.
Fahr-i Âlem (sav) Efendimiz Hz.leri, Hizir
(as)'a yesil bir hilat vererek;
- Var, bu hil'ati o zâta giydir ve
kendisini alip buraya getir, diye emir buyurur.
Hizir (as), hil'ati alarak o zâta götürür ve:
- Rasulullah (sav) Efendimiz size
selam etti. Bu hil'ati gönderdi. Tarafi Ilahiden size hilafet
ihsan olundugunun müjdesi ile geldim. Buyurun sizi bekliyorlar,
der.
O zât-i Serif; “Bas üstüne” diyerek, hiç
beklemeden Rasulullah'in huzuruna varir ve görür ki; bir yüce
divan kurulmustur. Kalem yazmaga, dil anlatmaga kaadir olamaz
Hz. Peygamber Aleyhi vesellem Efendimiz, türlü mücevherler ve
kiymetli taslarla bezenmis bir yüce kürsü üzerinde
oturmaktadirlar. Saglarinda ve sollarinda bütün Enbiya-i-Izam ve
Resulü Kiram aleyhimüsselatü vesselam, Cihari Yâri Güzin ve
bütün ashabi kiram ridvanullahi aleyhim ecmaiyn Efendilerimizle,
bütün pirler, kutuplar ve Ehlullah (ks) Hz.leri, her biri
mertebelerine göre gayet süslü birer kürsü üzerinde
oturmaktadirlar.
O anda; Hazreti Fahri Kâinat Efendimiz,
huzuru saâdetlerine getirilen zât-i serif'i bizzat karsilarina
alip teveccüh buyururlar. Bu teveccühlerinde, bütün fiillerini,
sözlerini ve amellerini, yani siyret-i seniyyelerinin tamamini
ihsan buyururlar ve kendi hallerini bütün, bütün giydirirler.
Daha sonra, o zâta mücevherle süslü yesil bir
Hilat-i serif giydirerek, mübarek baslarina yine mücevherli bir
Tac-i Serif koyarlar ve üzerine bir de mücevherli sorguç takip,
buyururlar ki;
“ Cenabi Kadir-i Kayyum, tarafi
ilahiyyesinden sana Mürsidi Kamillik ihsan buyurdular. Bizim
dahi halifemizsin. Bütün ümmetimin terbiyesi, uhdene verilmis ve
havale edilmistir.”
Daha sonra eline, terbiye aletlerinden bir
cendere, bir kamçi, ayaktan ve boyundan baglamak için birer
kement ihsan buyurur. ( Bunlar birer tabirdirler. Bunlari, dünya
aletleri ile kiyaslamamalidir. Bu aletlerle terbiye edilmeleri
gerekenler, batida olsalar, dogudan yetisip ayni anda icra
buyurabilirler.)
O zâti serif için büyük mecliste hazirlanmis
bulunan makami Mürsidi Kamil olan irsat postudur ki, ona
oturmasi emrolunur ve esrefi mahlûkat (sav) Efendimiz Hz.leri,
el kaldirarak bir yüce dua ederler;
Bismillahirrahmanirrahim
Allahümme yâ mâlik-er-rikab. Yâ müfettih-el-ebvâb..
Ve yâ müsebib-el-esbâb heyyi lenâ sebeben lâ nestatiy'u lehu
taleben.. Allahümmec'alnâ mesguliyne bi-emrike âminiyne bi-ahdike
âyisiyne min halkike ânisiyne bike müstevhisiyne an hayrike
radiyne bi-kada'ike sâbiriyne alâ belâ'ike sâkiriyne le-ni'mâ'ike
mütelezziziyne bi-zikrike ferihiyne bi-kitabike münâciyne bike
fi ânâ'il-leyli ve etraf-in-nehâr mübgiziyne lid-dünya
muhibbiynelil-âhireti müsyakiyne ilâ lika'ike müteveccihiyne ilâ
cenâbike müsta'iddiyne lil-mevti.. Rabbenâ âtina mâ ve adtenâ
alâ rüsûlike ve lâ tuhzinâ yevm-el-kiyameti inneke lâ tuhlif-ül-mi'âd..
Allahümmec'al tevfike refikenâ ves-sirat-el
müstakime tarikenâ.. Allahümme evsilnâ ilâ makasidinâ ve tüb
aleynâ inneke ent-et-tevvâb-ür-rahiym.. Allahümme bike asbahnâ
ve bike emseynâ ve bike nahyâ vi bike nemûtü ve ileyk-el-masiyr..
Allahümme erinel-hakka hakkan verzuknâ ettiba'ahu ve erinel-bâtila
bâtilen verzuknâ ectinâ-behu teveffenâ müzlimiyne velhiknâ bis-salihiyn..
Vedfâ'annâ serrez-zâlimiyne ve esriknâ fi dua-il-mü'miniyn.. Ve
kinâ Rabbenâ serre mâ kadayte.. Allahümmagfir li-ümmeti
Muhammed.. Allahümmansur ümmete Muhammed.. Allahümmerham ümmete
Muhammed.. Allahüm-mahfaz ümmete Muhammed.. Allahümme ferric an
ümmeti Muhammed.. Allahümme tecavez an ümmeti Muhammed..
Allahümme yâ Habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ ve yâ emân –el-ha'ifiyne
âminnâ va yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ ve yâ hâdiyeel-mudilliynehdinâ
ve yâ giyas-el-tâ'recâ'enâ ve yâ râhim-el-asiyn-erhamnâ ve yâ
gafir-el-münnibiyne igfir lenâ zünübenâ ve kefir annâ
seyyi'atinâ ve teveffenâ mâ-al-ebrâr.. Allahümme nevir kulûbenâ..
Allahümmesrah sudurenâ.. Allahüme yessir umurenâ.. Allahümmestür
uyubenâ.. Yâ hafiy-yel-eltâf neccinâ mimmâ nehaf.. Allahhemgfir
lenâ ve valideynâ ve li-üstâzinâ ve li-mesâyihinâ ve li-ihvanina
ve li-ashabinâ ve li- ahbabinâ ve li-asâ'irinâ ve li-kabâ'ilinâ
ve limen lehu hakka aleynâ ve limen vessanâ bid-dua'il-hayri ve
li-cemi-il mü'miniyne vel-mü'minât vel-müslimiyne vel-müslimât
el-ahyâ'ü minhüm vel emvât.. Allahümmahvezna yâ feyyazü min
cemi-il belâ'i vel-emrâz kâffeten bi-rahmetike yâ ehram-er-râhimiyn…
Efendimiz (sav) Hz.lerinin bu yapmis
olduklari duaya orada bulunanlar (Âmin)diyerek ellerini
yüzlerine sürüp (Fatiha) buyururlar.
Duadan sonra O zât-i serifin hilafet
müddetince irsat edecegi zevattan, zamaninda ne kadari geçecekse
( Ehlullah, inabe alacak dervisleri) bu yüce mecliste
Rasulullah'in huzuruna çagirilarak emir ve icazetleri ile o
zâtin ellerini öperler ve kendisine biat ederler. Bu is
tamamlandiktan sonra O Zât-i serife:
“ Var; ümmetimi diledigin gibi
terbiye ederek Hakka ulastir”, diye izin ve ruhsat verilir.
Bu suretle, Rasulullah'in icazetiyle
hücrelerine gelir ve otururlar, kendilerine ismarlanan
memuriyetlerinin icrasi ile mesgul olurlar.
Kendisine ihsan olunan terbiye aletlerinden
cendere tabir edilen, o zât-i serifin batininda bir alet olup
(zahir cenderesi gibi degildir) ; belki, Allah-ü Teâlâ'nin
ihsani olan Mürsid-i Kamilligin gerektirdigi bir keyfiyettir.
Terbiye edilen kimse, doguda veya batida olsa, Mürsidi Kamil
nuru ile kendisinden ziyade haline vakif olur ve o anda o
kimsenin batinen el ve ayaklarini baglayip bir yere götürür.
Yani tespih böcegi gibi tortop edip cenderenin içine koyar.
Agzini sikica baglar ve bu hal ile sikar. Bunu zahirde görmek
mümkün degildir. Içerisinin yagi erir. Bazisini kamçi ile
bazilarinin el ve ayaklarina kement ile bag vurur gibi, bazilari
da yular gibi boyunlarindan ve agizlarindan baglanirlar.
Terbiyeleri neyi gerektiriyorsa öyle yaparlar.
O zât-i serif, zerreye varincaya kadar her
seyi görür. Kendisi için örtülü, kapali bir sey yoktur. Bir
müridi batida, bir müridi de doguda bulunsa ve kendileri de
ortada bir yerde olsalar, müritlerinin ikisine birden Emr-i Hak
vaki olup son demlerinde iblis bunlara musallat olsa, hilafet
nuru ile bu hali görürler ve bunlari Iblis'in serrinden
kurtarirlar.
O zâta göre kendisinden gizli bir sey yoktur.
Ister yakin ister uzak ister gece ister gündüz olsun O'nun için
birdir. Her kisinin haline vakiftir. Kisinin kendi halini
kendisinden daha iyi bilirler. Nereye uzansa yetisir, nereye
dilerse yakin veya uzak ayak basarlar. Göz açip kapayinca kadar,
nereye dilerse ve neyi görmek isterse görürler. Onun için gizli
ve sakli bir sey olmaz. Her yerde bulur ve bilirler. Herhangi
yerde olursa hazir bulunur, kusur ve tecellisine göre terbiye
ederler. Dilerse; bir müridini bir bakista “VASILI ILALLAH”
eder. Etmediginin, mutlaka bir illeti ve hikmeti vardir.
Bazilari, tez vakitte “VASILI ILALLAH” olurlar. Bazilari ise,
uzun zamanda vuslat bulurlar. Zira o Zât-i serif daima,
Rasulullah'in huzurunda bulunur. Bu sebeple, her ne ki diler ve
islerse, Rasulullah'in izin ve ruhsati iledir. Kendiliginden bir
sey dilemez ve islemez.
Iste bu hallerle hallenmis ve sifatlanmis
olan zât-i Serif; bulunabildigi takdirde, bütün cisimleri altin
haline getiren “KIBRIT-I AHMER” adi verilen olagan üstü kuvveti
haiz cisim nevi'dendir.
Kaç Türlü Evliya Vardir?
Başa Dön
Evliya, üç türlü olur.
Birincisi;
Allah-u Teâlâ Hazretleri onu sever. Allah
bilir, kendisi ise bilmez.
Ikincisi;
Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem de
kendisine bildirir.
Üçüncüsü ise;
Buna da Ulul Azam Evliya denir. Hem Allah-u
Teâlâ Hazretleri bilir, hem kendisi bilir, hem de evliya
oldugunu umuma bildirir.
Evliyalar iki hal üzere olurlar; birincisi
Allah'i seven, ikincisi ise Allah'in sevdigi evliyadir. Birinci
evliya durumunda olan yani Allah'i seven evliya; Belli bir yasa
kadar hata islemis günah islemis, eskiya, harami, alkolik… gibi
durumlarina pismanlik duyup tövbe etmis ve nefsi ile çetin
mücadelelere girip, Allah'a dost olmustur.
Ikinci Evliya ise ezelden temiz gelir Cenabi
Zül Celal Hz.lerine ve Habibine tam bir teslimiyet gösterir,
Günahi Kebair'den ve gafletten uzak olarak büyür. Ilahi Muhafaza
altinda olur. Bu tür evliyaya'da Allah'in sevdigi evliya denir.
Günümüz de, insanlarin tasavvuf ile ilgili
aklina takilan konularin basinda gelenlerinden bir tanesi de sis
burhanidir. Ancak, insanlar bu konu hakkinda yeteri kadar bilgi
sahibi olmadiklari ve bu konuya karsi kesin sartlanmis
olduklarindan, dolayi böyle bir burhani inkâr etme yoluna sapip,
bilmeden hataya düsmektedir.
Bu sebeple sis burhaninin nasil ortaya
çiktigini ve nereden geldigini Üstadimiz Abdullah Baba (ks)
Hz.lerinin ifadeleri söyledir;
Ahmed-el Rufai Hz.leri Hicri 555 (M. 1160)
senesinde ilk hac vazifesini eda etmek için kutsal topraklara
gider.
O yil hacca gelenler arasinda Sultan'ül
Evliya Abdülkadir Geylani Hz.leri de vardir. Gavs-ül Azam
Geylani (ks) Hz.lerinden baska birçok âlim, arif ve
evliyaullahta hac vazifelerini yerine getirmek amaciyla orada
bulunmaktadirlar.
Ahmed-el Rufai Hz.leri hac farizasini ifa
ettikten sonra dedesi Resul-u Ekrem(sav) Efendimizin Kabr-i
serifini ziyarete gider.
Medine-i Münevvere'ye yaklasinca ayaklarindan
ayakkabilarini çikarir, yalinayak yürümeye baslar.
Bu hal ile Ravza-i Mutahhara'ya gelir.
Rasulullah (sav) Efendimizin kabri önünde kibleye dönüp durur.
Ve:
- Esselamü Aleyküm Ya Ceddi! diye selam
verir. Selamina mukabil Fahri Kâinat Efendimiz (sav) kabr-i
seriflerinden:
- Ve Aleyküm Selam Ya Veledi buyururlar.
Rasulullah Efendimizin, selami aldigina orada
bulunan tüm hacilar isitir ve sahit olurlar. Bu hadiseden sonra
kendinden geçen Ahmed-el Rufai Hz.leri dizlerinin üstüne oturur
ve su beyti okur;
U zakta iken gönderiyordum ruhumu
Benim vekilim olarak öpüyordu
topragini
Bu bedenlerin nöbetidir, simdi
bedenler huzurda
Uzat elini nasibini alsin dudaklarim…
Iste bundan sonradir ki; orada bulunan tüm
ariflerin, evliyalarin ve diger huccacin gözleri önünde
Rasulullah (sav) Efendimizin nurlu eli görünür. Ve Ahmed-el
Rufai Hz.leri o mübarek eli öpme serefine nail olur. Tam bu
sirada aleni bir sekilde yasanan hadiseye, sahit olan huccac
çigliklar atarak sevke gelirler. Elinde biçak tutanlar, ellerini
keserler. Kimi kilicini kendine saplar. Kimide o halin
saskinligindan önünde duran atese elini koyar. Fakat Allah-ü
Teâlâ Hz.lerinin lütfu ilahiyesi ile ne biçaklar, ne kiliçlar
keser, ne de atesler yakar. Bu hadisenin ask ve muhabbetinden
Rufai Hz.leri yüksek bir sesle:
- Benim üzerimi çigneyin, deyince, Orada
bulunan Gavs-ul Azam Abdülkadir Geylani Hz.leri:
- Ya Ahmed Rufai! Allah'a dua et, yolunun
delili olsun der.
Rufai Hz.leri hemen ellerini semaya açar,
Cenab-i Zül Celal Hz.lerine söyle dua eder:
“ Ya Rabbi! Bu bahsettigin olayi kiyamete
kadar benim dergâhima delil olarak ihsan eyle, bu benim
dergâhimin burhani olsun.” Ve Bi Iznillahi Teâlâ duasi makbul ve
kabul olur.
Bu burhanlarin Müslümanlara ve tüm insanlara
büyük faydasi olmaktadir. Mesela Kur'an-i Kerimde Hz. Ibrahim
(as)'in atese atildigi fakat Allah'in emriyle atesin onu
yakmadigi beyan olunmaktadir. Müslümanlarin atesin yakmadigini,
zikrullahla beraber sergilemeleri, Hz. Ibrahim (as)'in
mucizesini günümüze tasimakta ve ona olan inancimizi
kuvvetlendirmektedir.
Hz. Ismail'i kurban ederken, Hz. Ibrahimin
biçagi bogazina bastirdigi halde kesmedigine yahut bir harpte
gözüne isabet eden okla gözü çikan sahabinin gözünü, Hz.
Peygamberin (sav) tamir ettigine her Müslüman inanir. Ama bunda
tereddüt eden birisini Rufailerin Sis burhanina götürdügünüz
zaman hakikati kabul edecektir.
Su iyi bilinmelidir ki; Bu tür burhanlarin
cümlesi Ahmed-el Rufai Hz.lerine aittir. Onun hürmetine, duasi
kabul olundugundan dolayi gerçeklesmektedir.
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri buyurdular
ki:
“Bu burhanlarin duasi vardir ve burhanin
verilmis oldugu kisi burhani (duasini ögretmek suretiyle) bir
baskasini da verebilir. Burhanin verildigi kisi eger Hak'dan
ayrilmis bir halde olsa bile ondan bu burhan geri alinmaz ama
artik onun yaptigi istidraç olur. Bundan dolayi sis burhanini
ancak Seriati düzgün Ahlaki güzel Kamil zâtlar tarafindan
yapilir, bu zâtlarin haricinde, günahtir ahirette azabi elime
duçar olurlar.”
Seriatta itikâf
Başa Dön
Vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere üç
kisma ayrilir.
Bir kimse itikâfa girmeyi nezreder, yani
adarsa bu, üzerine vacip olur. Örnegin “Allah rizasi için üç gün
itikâfa girmek üzerime borç olsun” seklinde bir sarta baglamak
ile olabilecegi gibi, “bu hastaliktan kurtulursam, hastam sifa
bulursa veya su isim olursa su kadar gün itikâfa girecegim
” seklinde bir sarta bagli olarak da olur. Bu
durumda bekledigi olunca belirttigi gün kadar itikâfa girmesi
üzerine vacip olur. Girmezse günahkâr olur. Çünkü ayet-i
kerimede:
“Ey iman edenler akitlerinize vefa
gösterip yerine getirin”
( Maide / 1) buyrulmustur.
Peygamber Efendimiz (sav) de: “Kim
Allah'a itaat hususunda adakta bulunursa adagini yerine getirip
Allah'a itaat etsin ”(Buhari) buyurmustur.
Ramazan'in son on gününde itikâfa girmek
sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimiz daha önce belirttigimiz
gibi ramazan orucunun farz kilinmasindan itibaren ömrünün sonuna
kadar her ramazan ayinin son on gününde itikâfa girmistir.
Bunlarin disinda zaman zaman itikâfa girmek
ise müstehaptir. Vacip olan itikâfta oruç sarttir. Bu nedenle
nezredilen itikâf bir günden az olamaz. Sünnet olan itikâf
Ramazan'da oldugu için zaten oruçludur.
Müstehap olan itikâfa gelince, onun muayyen
bir müddeti yoktur, kisa bir an için de olabilir. Hatta mescide
giren kimse çikincaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldigi
müddetçe itikâfta sayilir,
Yukarida zikrettigimiz konu çerçevesinde
seriata Itikâf Mescid ve mescid hükmünde olan bir yerde ibadet
niyeti ile durmak manasina gelir. Itikâf yapan Müslüman, akilli
ve temiz bulunmalidir. Bu sebeple Müslüman olmayanin, delinin,
cünüp, hayiz, nifas halinde bulunan kadinin itikâfi caiz
degildir. Ayrica itikâfa niyet de sarttir. Zira niyetsiz yapilan
itikâf geçerli degildir.
Kadinlar da kendi evlerinde mescid olarak
ayiracaklari bir odada itikâfta bulunabilirler. Buralar onlarin
hakkinda birer mescid sayilir. Kadinlarin kendi evlerinde namaz
kilmalari, mescidlerde namaz kilmalarindan daha faziletli oldugu
gibi, evlerinde itikâflari da her türlü fitne ve fesat
düsüncesinden beri olacagi cihetle mescitlerde itikâfta
bulunmalarindan daha faziletlidir.
Itikâf halinde olan bir kimsenin dini ve tabi
ihtiyaçlari için zaruri olarak mescidden çikmasi, itikâfini
bozmaz. Itikâfta bulunanin Cuma namazi için veya abdest ve gusül
ihtiyacini karsilamak için mescidden çikmasi, mescidin yikilmaya
baslamasi veya oradan herhangi bir sebeple zorla çikarilmasi…
Gibi, zaruri ve tabii özür halleri itikâfa zarar vermez. Baska
bir mescidde itikâf tamamlanir. Tabii ihtiyaçlarini karsilamaya
gelince, gidebilecegi en yakin mekâna gitmek gerekir.
Itikâf, Kur'an ve sünnette sabittir. Kur'an
da Ramazan ayinin gecelerinden söz edilirken…
“Camilerde itikâfta iken de
hanimlariniza yaklasmayin” (Bakara /187) buyrulur.
Baska bir ayette itikâf ibadetinin daha
önceki ümmetlerde de yapildigina isaret edilir.(Bakara /125)
Hz. Peygamberin( sav) özellikle Ramazan
içinde ve Ramazanin son on gününde itikâf yaptigini bildiren
çesitli hadisi serifler vardir. Hz. Aise'nin söyle dedigi
nakledilmistir:
“Rasulullah (sav) Ramazanin son on
gününde itikâf yaparlardi. Bu durum vefat zamanina kadar bu
sekilde devam etmistir” (Buhari) Itikâf sayesinde
insanin maneviyati artar, kalbi nurlanir, simasinda kulluk
nisanlari parlar, ilahi feyizlere kavusur. Peygamber (sav)
Efendimiz;
“Itikâfta olan, günahlardan uzaklasir,
her iyiligi islemis gibi sevaba kavusur” (Ibni Mace)
“Bir devenin iki sagimi kadar itikâf
eden, bir köle azât etmis gibi sevap kazanir” (Tenvir)
“ Ramazanda on gün itikâf eden, iki
defa (nafile ) hac yapmis gibi sevap kazanir”
(Beyhaki)
Yukarida bahsettigimiz seriatta itikâftir,
sünneti müekkededir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev
digerlerinden düsmüs olur. Itikâfin sartlari, niyet etmek,
oruçlu olmak, itikâfi bes vakit cemaatle kilinan camide yapmak
ve kadinin ayhali ve logusa halinde olmamasidir.
Tarikatta Itikâf
Tarikatta Itikâfin nasil yapildigini
Asrimizin mana günesi yolumuzun isigi muhterem üstadimiz
Abdullah Baba (ks)Aziz Hz.leri söyle
anlattilar:
“Tarikatta itikâfa girecek olan kimseyi
üstadi bir hücreye çeker, canli hayvandan çikanlari, bal
yumurta, et, tereyagi, süt, peynir…vs, yiyemez.
Ancak zeytin, zeytinyagi, ayçiçek yagi,
çorba, pilav, sebze, meyve ve diger hububatlardan yiyebilir. Tuz
katiyen yemez çünkü tuz yedigi zaman suyu çok içer vücut
agirlasir, miskinlesir ve uyku verir. Uyku gelmemesi için tuzsuz
tavsiye edilir. Itikâf ta dört saat uyku verilir. Sadece tuvalet
ihtiyaci oldugu zaman disari çikilabilir, abdest almaya çikarken
yüzü örtülü olmalidir.
Bu sekil Itikâfa girecek olan kisiyi
Üstadi hücreye katar, itikâfta yapacagi esmalari verilir. Günlük
yetmis bin tevhid “La Ilahe Illallah” eger dili söylerse
yetistiremez, dilini ucunu disinin altina yerlestirecek ve bu
sekilde söylerken kalbide “La Ilahe Illallah”demeye baslar. Eli
dahi tesbih çekerken, kalbinin zikrine yetisemez ve içeriye
çesitli renklerde nurlar gelmeye baslar Beyaz nur, sari nur,
yesil nur, mor nur, kirmizi nur, mavi nur ve sonun da siyah nura
ulasir. Burada Piranlar gelir, Üstadi gelir, melekler, tayfayi
cin, seytan gelir. Seytan bir taraftan bagirir çagirir,
korkutmak için acayip garaip haller yapar, aldatmaya çalisir,
nur gösterir ben senden razi oldum, bu tarafa gel diye çagirir,
itibar edilmez.
Itikâftaki Zât Ibrahim'in (as) Cenabi Zül
Celal Hz.lerine teslim oldugu gibi teslim olur. Iste burada
bütün enbiyalar tesrif ederler, onlarla beraber zikir yaparlar,
Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin sayisiz lütuf ve ihsanina gark olur. Bu
sekilde yapilan itikâfa da tasavvuf itikâfi denir. Ancak bu
Itikâfa Mürsidi Kamil olan Rasulullah (sav) Efendimizin varisi
zâtlarin isareti ve kontrolünde girilir. Buyurdular.
Fena fi's- Seyh, Fena Fi'r- Resul, Fenaillah
Başa Dön
Muhterem Üstadimiz Abdullah Baba (KS) Aziz
hazretleri Bu konu hakkinda kendisine soru yönlettigimizde bize
söyle buyurdular
Fena fi's-Seyh:
Mürsidi Kamile baglanan talip, Seyhini
çok sever ve O'na derinden muhabbet eder. ‘Allah'in dostuna söz
verdim' diye ihsan üzere yasayip, zikir ile mesgul olur.
Seyhinin seklini, suretini düsünüp zikir yapmaya basladiginda
veya rabita yaparken, Seyhinin suretini kalbinde algilarken,
baslangiçta sanki televizyon ekranindaki karlama gibi algilar.
Sonra görüntü netleserek, Seyhini görmeye baslar.
Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz
eden “FENA” kavramini, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz
kullanmis ve O'nun kitap ve sünnet esaslarina uygun olarak
açikladigi bu kavram, daha sonra Istilah olarak bütün Sufilerce
kabul görmüstür.
Fena; müridin Allah'a kavusma yolunda geçmesi
gereken menzillerden birisidir. Mâna olarak, kulun kendi
varligini görmekten siyrilma halidir. Bundan gaye; parlak bir
imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasiflarini güzel vasiflara
tebdil edip degistirmek sureti ile yüce Allah'in ahlaki ile
ahlaklanmaktir.
Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa
erismek için evvela bu yolda kilavuz hükmünde olan Üstadin
ahlakiyla ahlaklanmayi, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan
Salikler için, birinci adim niteligi arz ettigini
vurgulamislardir. Bu itibarla Hakka asina olan Talip, kendisine
bir Mürsid-i Kamil bulmali ve ona intisab edip baglanmalidir. Bu
bagliliktan sonra ancak kendisine Mürid denilir.
Mürid seyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak
noktasinda seyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverisli hale
gelir. Seyr-i Sülûke baslayabilmesi için, seyhini çok sevip, her
seyden önce kendisine ulasan feyiz ve tecellilerin O'nun
vasitasi ile ulastigini kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi
fakihleri buyururlar ki: “Bir kimse eger üstadina baska birisini
tercih ederse, Islam'in en saglam kulpunu koparmis olur” Bu
bakimdan, üstadin varligi akilli bir mürid için hayata canlilik
veren su misalidir.
Üstadimiz daima derdi ki:
Evladim!
Bu zamanda Seyh dervisi sever, dervis de
seyhini severse, aralarinda muhabbet günesi dogar. Bu muhabbet
günesinden de “Nur-u Muhammedi” dogar. Iste dervisi maksada
ulastiracak olan budur' buyururdu. Su halde seyhe muhabbet,
maksada götüren büyük bir amildir!
Salik, üstadinin verdigi vazifeyi yaparken,
gönül gözünün frekansi açilarak, suhud âleminde üstadinin
ruhaniyetini görmeye baslar. Bu görüntü net bir sekil aldiktan
sonra, artik seyh ile manevi birliktelik elde edilmeye baslanir.
Bu hal, günlük yasantisinda da müride sik sik vaki olur. Nitekim
bu, Hz. Ebubekir-i (ra)'in : “Ya Rasulullah! Her nereye
baksam sizi görüyorum” dedigi kivama gelindigini
gösterir. Üstadimiz bunu Müridlerinden birisinin durumunu örnek
göstererek belgelemek amaciyla buyurdular ki:
Ihvanimizin birisi söyle anlatti
:
‘Televizyon seyrederken sizi gördüm.
Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarsiya gittim
orada da ayni. Ailemin yanina ve tuvalete gidemez oldum' dedi.
Iste bu gibi hallere Tasavvufta Seyhte fani olma denilir. Mürid
bu hali ile Seyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervise,
üstadi tarafindan uygun olan Ilahi bir esma verilir.”
Yani, kardesimiz televizyon aynasinda birden
kendi cismini görüyor ve ayni zamanda da kendi cismi Efendi
Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardesimizde
baslangiç bu sekilde olmus. Daha sonra çarsiya gidiyor ve orada
da benzeri haller yasiyor. Zaten bu baslangica varildigi zaman,
insanda böylesi saskinliklar söz konusu olur. Her nereye gitse
ve her nereye baksa, orada Üstadini müsahede eder. Bu defa
gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kusativerir de,
her an üstadi ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beseri
iliskilerindeki degisiklik bundandir. Bu durumda Salik, yasadigi
hali üstadina anlatmalidir. Eger bu konuda tecrübesi olmayan
kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah'a sükürler
olsun ki, üstadinda fani olan kardeslerimizin varligi, bu yolun
ulviligini tescil etmektedir. Bu, Allah'in bir fazli keremidir
süphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sirrina mazhar eylesin.
Âmin!
Fena fi's-Seyh makaminda olan bir müride,
tevhid mertebelerine ulasmasina yardimci olmasi için, üstadi
tarafindan ilahi isimlerden “Hay” ismine devamli olmasi
telkin edilir. Bu makamin zirvesine ulastikça, yasadigi hallere
göre her nefeste okuyacagi zikirlerde zaman degisiklik olur ki,
her menzilde okunacak Esma-i Ilahiyye farkli farklidir. Salik bu
makami “Hak” ismi celili ile tamamlar.
Asirlardir kendilerinden “Evliyaullah”
diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen
sekilde asmislar ve durumlarini da kendi üsluplari ile dile
getirmislerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre
Hazretleridir. Seyhinde fani olusunu ifade eden siirinin bir
beytinde der ki:
Açildi Sir babi Seyhim yüzünden
Can sefalar buldu tatli sözünden
Masiva tozunu gönül gözünden
Tevhid ile sildik elhamdülillah
Bundan sonra Üstadimiz Abdullah Baba (ks)
Hz.leri Fena makamlarinin ikinci merdiveni olan “Fena fi'r-Resul”
makamini anlatmak üzere söyle buyurdular:
Fena fi'r-Resul' makami;
Müridin Hay esmasinda baslayip, Hak
esmasina kadar devam eden ‘Fena fi's-Seyh' hali, bu makamin
sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye baslar. Nereye
bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav)'in
cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa
Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olundugunu görür.
Yanilacagi zaman hemen karsisina çikiverir. Buna da ‘Fena fi'r-Resul'
denir. Üstadi Gayyum esmasini verir.
Fena fi'r-Resul makami, âlemlerin Efendisine
duyulan ask, sevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasidir. Salik,
bu makamda O'na ümmet olmanin verdigi gönül zenginligi ile dolup
tasar. Bütün sevgileri, tutkulari artik bu sevginin içerisinde
erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O'nun izin ve müsaadesi
ile yapar. Pek çok zât demislerdir ki: “Eger Allah'in Resulünü
bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre
düsmüs sayariz!” buyurmuslardir. Bu hal, makamlarda zirveye
ulasmis zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim Imam Sa'rani bu
makamda bulunan bir veli zâtin, Rasulullah (sav)'in ayagini
önünde görmeden adim atmasinin caiz olmadigini belirtir.
Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten
aciz kalan sinek tabiatli kimselerin, O'nun essiz sünnetlerini
hafife almalarindaki seviyesizlikleri bize sunu anlatir: Eger
onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetismis olsalardi, O'nun
örnek ahlakindan nasip alirlardi. Kalben suhuda erip, Allah'in
Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir bosluk
biraksalar, âlemlerin Efendisinin tatli ikazi ile karsilasirlar
ve gaflete düsmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için,
Allah'in Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadirlar.
Üstadimiz, bundan sonra Fena mertebesinin son
kismina geçerek, bu makamin baslangici ve zirvesi hakkinda söyle
açiklama yapar:
Fenafillâh;
Salik Nefs-i Safiye'ye gelince, eger
kabiliyetli ise yedi gök tabakasini, sekiz Cenneti geçer. Cenabi
Zül-Celal Hz.lerinin zâtinda degil, sifatlarinda fani olur.
Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyen de, içen de,
tozan da, o olur. Hallaci Mansur'un: “Ene'l-Hak” demesi Beyazid-i
Bistami'nin “Cübbemin altinda Allah var” dedigi bundandir. Yani
bir tür saskinlik hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.
Salikin Allah-ü Teâlâ'ya olan seyrinde, Nefsi
Safiyye makamina geldigi zaman, artik Sülûkün sonuna dogru
varmasi söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve
manevi dereceler, artik onda bir makam halini alir. Nefis her
zaman isyan bayragini çekip itiraz etse de, Sultani Ruh
yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ'nin “Kün” yani “Ol” emri ile
meydana getirdigi menziline kavustugunda, bu defa o da oraya
ulasarak, yaradilis geregi olarak Hak ile hükmetmeye baslar.
Artik kisi için geri dönüs yoktur. Salikin geçtigi menziller
“Seyr-i Sülûk” bahsinde anlatildigi için burada açiklama
ihtiyaci duymuyoruz.
Hulasa; asli hüviyetine kavusuncaya kadar
Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ'nin kisinin
durumuna göre yakinlik kurmasi artik söz konusudur. Bunun için:
‘Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur' denilir. Neden
korksun ki? Zira Hak Teâlâ'ya ulasan, O'ndan baska seyle huzur
bulamaz. O'ndan her ne gelirse gelsin, o zâtin nazarinda birdir.
Yunus Emre der ki:
Gelse Celalinden cefa,
Yahut Cemalinden vefa,
Ikisi de cana sefa,
Kahrin da hos, Lutfun da hos.
Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde
eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her seyin Allah'in irade,
fiil ve sifatlari ile meydana geldigini görür. Bu defa bu konuyu
beser lügati anlatmadigi için, zaman zaman çeliskiye düser.
Bazilari tipki bir sarhos üslubuyla hareket ederek, bir takim
acayip davranislar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf'ta
“SATHIYYE” veya “SATAHAT” denilir.
Sufiyye istilahinda Satahat; Salikin feyiz ve
istigrak aninda kendinden geçerek, elinde olmaksizin söyledigi
muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakildiginda,
Seriata aykiri oldugu görülür. Ancak Salik kendisine geldigi
zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün pesine düser.
Çünkü o sözleri söyledigi anda, Rabbi ile beraber olmanin zevki
içerisinde, elinde olmadan sevk ve nese içerisindedir.
Nasil ki insan çok sevdigi bir kimseyi
gördügü anda heyecanlanir ve ne yaptigini bilmezse, Salik de
öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmis
ümmetlere ait bir kissayi naklederler. Ki, bir adamin çölde
giderken üzerinde yiyecegi ve içecegi bulunan devesi kaçar. Adam
tam devesinden ümidini kestigi bir anda, bir agacin gölgesi
altinda gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamin devesini buldurur.
Adam bakar ki yiyecegi de, içecegi de devesinde duruyor. O anda
sevinç ve heyecanin birbirine karismasi neticesinde dilinden su
sözler dökülür:
“ Allahim! Sen benim kulumsun, ben
de senin Rabbinim. ” bu hadiseye göre bazi hal ehli
kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler
sebebi ile mazur görülecegini belirtmislerdir.
Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-i Mansur
gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafindan söylenen sözlerin,
birer sathiyat oldugu kabul edilerek, onlarin bu gibi sözlerini
mazur görmek gerektigini belirtmislerdir. Sonuç olarak;
Fenafillâh makami, Salikin Rabbi hakkinda bilgisinin netlik
kazandigi, Allah'in sifat ve fiillerindeki sirlara vakif oldugu,
bu makamda iken yari sarhos bir halde bulundugu ve hepsinden
önemlisi de, Salikin kendi iradesinden siyrilip, Rabbinin
iradesine tam olarak teslim oldugu makamdir.
Yunus Emre'm Kamil oldu Imanin
Hz. Hakka vasil oldu bu canin
La Mekân Sehridir senin mekânin
Fenafillâh olduk Elhamdülillah
Rabbim cümlemize bu sifatlari ihsan buyurup,
bizleri salihler ve Sadiklar topluluguna eristirsin. Âmin.
DIVAN-I SALIHIN
Başa Dön
Allah-ü Teâlâ Hz.leri dünyanin cismani
düzenini saglamak için bazi insanlarin bir takim görevler
üstlenmesini murat ettigi gibi âlemdeki manevi ve ruhani düzenin
korunmasi, hayirlarin temini, kötülüklerin giderilmesi için de
sevdigi bazi kullarini görevlendirmistir. Bunlar büyük
peygamberlerin yerine, onlardan bedel kisilerdir. Allah'in
yeryüzünü kendilerine musahhar kildigi kimseler olarak
degerlendirmistir. Onlar âlemin intizam sebebidir. Insanlarin
islerini Allah'in kendilerine vermis oldugu ilahi müsaade ile
tanzim ederler.
Herkes tarafindan kolayca taninmayan ve gizli
olan bir takim sirlara vakif olan “bu zâtlarin” kendi içerisinde
hiyerarsik bir düzeni söz konusudur. Bu toplulugun içine bazen
kadinlardan da dâhil olanlar olur.
Hatta bu toplantiya Rasulullah (sav)'in
ruhaniyetinin de istirak ettigi olur. Bu toplanti zahirle ilgili
olmadigi için, ruhen yapilan bir seyr-ü seferin neticesidir. Bu
topluluk, hususi bir sekilde tanzim olundugu için Rasulullah
(sav)'in:
“Ruhlar, tanzim edilmis ordular
gibidirler. Bunlardan ruhlar âleminde bilisenler, birbirleri ile
ülfet ve muhabbet ederler. Bilisemeyenler de ihtilafa düserler”
(Sünen-i Ebi Davud) buyurdugu hadisin delaleti ile bu
zâtlar da tanzim olunmus birer ordu gibidirler.
Yani baslarinda itaat edecekleri bir
emirleri, kendilerine yol gösterecegi imamlari, müsküllerini
çözecek hâkimleri bulunur. Böyle donanimli bir topluluk arz
ettikleri için bunlara: “Salihler Divani” manasina, “Divan-i
Salihin” denilir. Hak Teâlâ tarafindan bir veliye ihsan olunan
herhangi bir rütbe veya makam, bu Salihler Divani'nda merasimle
bütün Ehlullaha arzedilir. Artik o zât, veliler arasinda o
rütbeyle taninir ve kendisine verilen manevi bir isimle anilir.
Bir Mürsid-i Kamil, irsad vazifesi ile memur oldugu zaman, bu
manevi divanda böyle bir merasim icra olunur.
Toplantilarda dünyanin gidisati hakkinda,
çesitli ülkelerin durumu hakkinda, tabii afetleri dogal olaylar
hakkinda vs. belli kararlar alirlar. Bu kararlarin uygulanmasi
da o bölgelerin sorumlularina verilir... O bölgelerin
sorumlulari da, emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak
kararlari yürürlüge sokarlar bunlar, “Divan” da alinan kararlari
uygulayan görevli veliler “Rical-i Gayb” ordusudur... Bazi isler
, vardir ki, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar Bazi
isler de vardir ki onlari görevli meleklere veya cinlere
yaptirtirlar!
Iste “Divan ” in aldigi bir takim kararlar,
görevli veliler tarafindan ilgili birimler harekete geçirilmek
suretiyle uygulamaya konur... Olaylarin o kararlar istikametinde
gelismesi olusturulur... Ve nihayet sartlar tam olgunlastiginda
olaylar Patlak verir! Biz disaridan baktigimizda, saniriz ki bir
anda bu olaylar patladi! Oysa o olaylarin kökeni çok yillar
öncesine dayanir. Ve iste bahsettigimiz “
Rical-i Gayb” denen zevatin, Hakk`in takdirini tahakkuk
ettirmesi olayi da böylece gerçeklesir! Tabii, bunlarin
disaridan anlasilmasi mümkün degildir. Nitekim bir açiklama da
vardir bu konuda...
Rasûlullah (sav) söyle buyurmaktadir;
“ Eger Allah bir olayi takdir etmisse,
o anda kisinin aklini basindan alir, kisi fiili isler; sonra da
o kisinin aklini ona iade eder.”
Bu defa o kisi; "tuh... Ben ne yaptim
da bu karari aldim, nasil oldu da bu fiili isledim" der, pisman
olur. Behemâhal Allah'in takdiri yerine gelir!”
Simdi, burada dikkat edin!
“Behemâhal Allah'in takdiri yerine
gelir”
Bu isler, bu manevî görevlilerin varligi ile
Hakk`in takdirinin ve kudretinin ortaya çikmasi olayidir!
Bu merasime Âlemlerin Efendisinin (sav)
ruhaniyeti basta olmak üzere, diger Peygamberlerin de
ruhaniyetleri istirak eder. Bundan baska Cihar-i Yâri Güzin
Efendilerimiz ile birlikte, Ashab-i Kiram, Tabiin ve Tebe-i
Tabiin'in Sufiyyeden olan imamlari, Mezheb sahipleri ve o zamana
kadar gelmis geçmis bütün Ehlullah hazarati bulunurlar. Büyük
bir merasim icra olunup, sonunda Rasulullah (sav)'in dua etmesi
ile merasim sona erer.
|