| Tarih |
|
|
|
|
| Rasgele Resim |
|
Abdullah Baba

|
|
|
|
Hit Linkler |
|
Abdullah Baba
|
|
Hit Dosyalar |
|
Abdullah Baba
|
|
|
KADINLARLA İLGİLİ MESELELER
İslâm'da erkekle kadın bir bütünün
parçalarıdır. Biri diğeri için vazgeçilmez hayat arkadaşıdır.
İbadet ve muamelelerde cinsiyet ayrılığından doğan önemsiz bazı
farklar dışında, dinî görev ve sorumluluklarda kadın-erkek
eşitliği esastır. İslâm'ın gelişinden önce toplumda hak ettiği
yeri alamayan kadın, İslamiyet'le insana yakışır haklara sahip
olmuştur. Kadının durumundaki bu önemli değişikliği bizzat
Kur'ân-ı Kerîm getirmiş ve Hz. Peygamber bunu tamamlamıştır.
Hz. Peygamber'e ilk inanan, başka bir deyimle
ilk müslüman olan Hz. Hatice'dir. İlk İslâm kadınları Mekke ve
Medine'de ağır ve büyük hizmetleri yüklenmekten kaçınmamışlar,
askerî ve siyasî işlerde erkeklere yardımcı olmuşlar, hemşirelik
mesleğini ilk defa kurarak, yaralı mücahidleri tedavi etmek, su
taşıyıp içirmek, yaralarını sarmak ve hatta yaralıları Medine'ye
kadar taşımak gibi fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Mücahidlerin
yanında onlara destek ve cesaret veren bu hanımların
kahramanlıkları hadis mecmualarında kaydedilmektedir.
Kadınlara karşı iyi davranmak, tatlı ve
yumuşak dille konuşmak, kaba ve sert hareket etmemek Allah
Rasûlünün ahlâkındandır. O şöyle buyurmuştur:
"Dikkat ediniz, sizin kadınlarınız üzerinde,
kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınların,
üzerinizde olan hakkı günün şartlarına göre onların yiyecek ve
giyeceklerini sağlamanızdır"
"Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı huyu en iyi
olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım"
"Kadınlarınız hakkında Allah'tan korkunuz. Şüphesiz, onlar sizin
yanınızda yardımcılarınızdır. Onları Allah'ın emâneti olarak
aldınız ve cinsiyet uzuvlarınız Allah'ın kelimesi ile helâl
edindiniz"
Hz. Peygamber evlenilecek bir kadında
aranacak vasıfları şöyle belirlemiştir:
"Bir kadınla dört özelliği için evlenilir; Malı, asaleti,
güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı tercih et"
Ana-babaya itaat etmek, iyilik yapmak, şefkat
ve merhamet göstermek, tatlı ve yumuşak davranmak gibi hususlar
âyet ve hadislerle emir buyurulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur: "Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana ve
babaya iyilik etmeyi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya
her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara öf bile deme,
onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle. Onlara
merhametle tevazu kanatlarını indir. Onlar için,
"Rabbim onlar beni küçüklüğümde yetiştirirken nasıl merhametli
davrandılarsa, sen de onlara öylece merhamet eyle" diye dua et"
(İsrâ, 17/23, 24).
Hz. Peygamber en çok kime saygı, şefkat ve
bağlılık göstermek gerektiğini soran bir sahabiye "anana" diye
cevap vermiştir. Bu soru üç defa tekrar edilmiş, üçünde de aynı
cevabı vermiş, ondan sonra kime sorusuna ise, "babana"
demişlerdir. (5) Anne müslüman olmasa bile, çocukları üzerindeki
saygınlığını korumaktadır.
Buna şu hadiseyi örnek gösterebiliriz. Hz.
Ebû Bekr'in kızı Esma'nın, babasından boşanmış ve müşrik olarak
kalmış annesi, bir gün kızını görmeye gelmişti. Esma, Hz.
Peygamber'e, 'Müşrik olan annem' bana geldi. Onunla görüşeyim
mi?" dedi. Hz. Peygamber, "annenle görüş" buyurdu.
Başka bir hadiste;
"Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurulur.
Bu duruma göre, İslâm'da anneliğin yeri, değeri ve şerefi çok
yüksektir. Ebeveyne itaatsizlik şirkten sonra en büyük günah
sayılmış, bunun kapsamı sadece "Allah'a isyanda kula itaat
yoktur" prensibi ile sınırlandırılmıştır (8). Annelerin
çocuklarına karşı olan, şefkatinin ne derece büyük olduğunu
göstermek üzere, Hz. Peygamber, Hz. Süleyman devrinde cereyan
eden bir olayı şöyle anlatmıştır:
İki kadının birer oğlu vardı. Birisini kurt
alıp götürdü. Bunun üzerine her iki kadın birbirine "seninkini
götürdü" dedi; sonuçta, her ikisi meselenin çözümü için Hz.
Dâvud'a başvurdular. Hz. Dâvud, büyük kadının lehine hüküm
verince, küçük kadın memnun olmadı ve ihtilaflı meseleyi bir
kere de Hz. Dâvud'un oğlu Hz. Süleyman'a arz etmek için huzura
çıktılar. Hz. Süleyman: "Bana bir bıçak getirin ki çocuğu ikiye
bölüp aralarında taksim edeyim", deyince, küçük kadın dehşete
kapılıp, "aman yapma, Allah sana merhamet etsin, çocuk onundur"
dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman sağ kalan çocuğu küçük kadına
verdi.
Hz. Peygamber devrinde kadın sahabîler ilme
büyük katkıda bulunmuşlardır. Allah Rasûlü'nün kızı Hz. Fatıma
duygulu bir şâir olduğu gibi Hz. Peygamber'in bazı hadislerini
de rivâyet etmiştir (10). Hadis rivâyet eden kadın sahabilerin
sayısı çoktur.
Bazıları şunlardır: Ümmü Habibe binti Ebu
Süfyan, Ümmü Abd, Esmâ binti Ebu Bekr, Zeyneb binti Cahş,
Meymûne binti Hâris, Fâtıma binti Kays, Dürre binti Ebı Leheb,
Ümmü Haram binti Milhan vd. Bu son sahabi hanım Kıbrıs'ta vefat
etmiş olup. Larnaka civarında medfundur. Kıbrıs müslümanlarınca
türbesi bir ziyaret yeridir.
Hz. Peygamber kadınların eğitimine büyük önem
vermiştir. Kadınlar mescide geliyor, hadisleri dinliyorlardı.
Umumî toplantılara katılır ve bayram namazlarında da hazır
bulunurlardı. Hz. Peygamber bayram hutbesini erkeklerin
saflarına irad ettikten sonra, kadınların saflarına geçer,
onlara da talim ederdi. Ancak hanımlar her zaman mescidde hazır
bulunmadıkları için bir sahabî kadın Hz. Peygamber'e gelerek;
"Ya Rasûlüllah, erkekler geliyor, senin sözünü dinliyorlar.
Bizim için de bir gün tahsis et. O günde gelelim, Allah'ın sana
öğrettiklerini bize öğret" dedi. Hz. Peygamber de onlara haftada
bir gün ve yer tahsis ederek orada toplanmalarını söyledi,
belirlenen günde onların eğitim ve öğretimleri ile meşgul oldu
(12). İslâm özellikle Hz. Peygamber'in ailelerine mahrem
meseleleri tebliğ etme görevini yüklemişti. Kur'ân-ı Kerîm'de
şöyle buyurulur:
"Evlerinizde okunup duran Allah'ın ayetlerini ve hikmeti
hatırlatın ve nakledin" (el-Ahzâb, 33/34).
Sahabe hanımlarının haya ve utanması dini
konuları sorup öğrenmelerine bir engel değildi. Özellikle bir
fikıh ve hadis âlimi olan Hz. Aişe'nin (ö. 58/677) bu konuda
sayısız hizmetleri olmuştur. O, yalnız kadınların değil, sahâbe
büyüklerinin bile bir çok meselede başvurdukları kimse idi (13).
Hz. Aişe, verdiği hüküm ve fetvalar bir cilde ulaşan yedi sahabe
müctehidinden (Fukaha-i seb'a) birisidir
Urve b. Zübeyr ;
"Fıkıh ilmini Hz. Aişe'den daha iyi bilen kimse görmedim" der.
"Muhammed'in ashabının bize sorduğu herhangi bir hadisin içinden
çıkamadığımızda onu Hz. Aişe'ye sorardık ve onun yanında sorulan
hadise ait muhakkak bir şeyler bulurduk".
İbn Hazm ; sahabe devrinde yetişen hanım fakih ve hukukçular
olarak şu isimleri zikretmektedir: Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe,
Hafsa binti Ömer, Hz. Fâtıma, Fâtıma binti Kays, Esma binti Ebî
Bekr, Havlâ binti Tüveyt, Ümmü Şerîk, Sehle binti Süheyl, Ümmü
Eymen, Âtike binti Zeyd, Ümmü'd-Derdâ, Zeyneb binti Ümmü Seleme
ve Ümmü Yûsuf (16). İslâm tarihinde çeşitli alanlarda büyük
hizmet ve yararlılıklar göstermiş müslüman kadınların sayısı az
değildir. Tefsîr, Hadîş Fıkıh, Tasavvuf, Şiir, Hüsnühat, güzel
sanatlar, çeşitli hayır işleri vb. İslâm kadınının ilgi alanları
olmuştur.
Sonuç olarak, İslâm kadınla erkek arasında genel anlamda bir
görev bölümü yapmış, kadına evin iç işlerini, çocukların
yetiştirilmesini, ihtiyaç ve zaruret bulunduğunda da dışarıda
çalışma işini yükleyerek, onu kocasının en yakın yardımcısı
kılmıştır. Koca, evin dışında ağır işleri, eşinin ve
çocuklarının yeme içme, barınma ve giyim ihtiyaçlarını karşılama
görevini yüklenmiştir. Erkeğe, bu malî ve ekonomik
yükümlülüklerinin bir sonucu olarak mirasta, kıza göre fazla hak
vermiştir.
İSLAM’DA KADININ DEĞERİ
İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu,
temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını
sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet
duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir
varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik
ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve
incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i
şerîflerinde:
"... Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize
dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden
yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası)
dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline
bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır
öğüdüme dikkat ediniz!" (1) buyurur.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük
desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz
hakkında şöyle buyurur:
"Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün
insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden
kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka
hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir." (2)
Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın
annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul
edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı.
Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve
zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû
Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm
şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)
Kur’ân-ı Kerîm’de "en-Nisâ"(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı
âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca "Meryem" diye Hz. Îsâ
(a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir
sûre daha vardır. Bunlardan başka; "en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine,
et-Tahrîm ve et-Talâk" sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli
konuları içine almaktadır.
İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk
öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi,
yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel
alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması
husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının
temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte,
çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu
asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim
peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice
büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında
yetişmişlerdir.
Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi,
çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi
tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye
düşünülmüştür.
Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta
bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi
olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i
şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:
"Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye
kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını
birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz." (4)
Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.
İSLÂM’DA KADIN HAKLARI
İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını,
hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhib
kılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde:
"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da
erkekler üzerinde hakları vardır." (50) buyurmuştur.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve
hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda:
"Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’dan
korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız."
(51) buyurmaktadır.
Başka bir hadîs-i şerîflerinde de:
"Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı
olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım." (52)
buyurur.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, erkeklere, kadınlara dâimâ iyi
davranmalarını tavsiye ederek:
"Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına
karşı en hayırlı olanıdır." (53) buyurmaktadır.
Vedâ Haccı’ndaki meşhûr hutbesinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâh’dan korkunuz! Sizin
kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Kadınlarınızın da sizin
üzerinizde hakları vardır." buyurarak daha yedinci yüzyılda
yüzyirmi dört bin müslüman hacı namzedine karşı, kadınların
haklarını ilk olarak açıklamışlardır.
Muâviye bin Hayde (r.a.) der ki; Rasûlullâh (s.a.v.)’e:
"Ey Allâh’ın Peygamberi, bizim herhangi birimizin hanımının,
kocası üzerindeki hakkı nedir?" dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.)
buyurdular ki: "Yediğin gibi onu da yedirmek, giydiğin gibi onu
da giydirmek ve yüzüne vurmamak, onu kötülememek, bir de darılıp
ayrı yatmaya mecbûr kaldığında onu, ancak ev içinde yapmaktır."
(54) Başka bir hadîs-i şerîflerinde:
"Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları
dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fenâ söz söylemeyin!" (55)
buyurmuşlardır.
Kadınlarla iyi geçinmek Kur’ân-ı Kerîm’in emridir:
"Kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz
bile!.. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh
onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur." (56)
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu konuda:
"Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz!" (57)
buyurmaktadır. Kadınlara karşı daima hoşgörülü olmalıdır.
Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
"Mü’min bir erkek, mü’min bir kadına kızıp darılmasın! Eğer onun
bir huyundan hoşlanmazsa, öbüründen memnûn olabilir." (58)
buyurulur.
Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi
niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek
nice meziyetler bulabilir. Onlarla kendisini memnûn ve mes’ûd
edebilir. Bunun için ayıp aramaya değil, meziyet aramaya
bakmalıdır. Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet
zâyîdir. (59)
ANNE VE ANNELİK GÖREVLERİ
Önce Anne
Kur’ân-ı Kerîm’de, "ana-babaya saygı gösterilmesi" emredilen bir
çok âyet-i kerîmede (5) anne, öncelik verilerek zikredilmiştir.
Bu öncelik, annenin babadan daha saygıdeğer olduğuna dikkati
çekmektedir.
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e bir kimse geldi ve:
"Benim kendisine hizmet ve ülfet etmeme, insanlar içinde en
lâyık ve en çok hakkı olan kimdir?" diye sordu.
Rasûlullâh (s.a.v.):
"Anandır." buyurdular. O zât:
"Sonra kimdir?" dedi. Rasûlullâh (s.a.v.) yine:
"Anandır." buyurdular. O zât tekrar:
"Sonra kimdir?" deyince, Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tekrar:
"Anandır." buyurdular. O zât yine:
"Sonra kimdir?" diye sorunca, Rasûlullâh (s.a.v.) bu sefer:
"Babandır." karşılığını verdiler. (6) Bu hadîs-i şerîf de,
annenin evlâd üzerinde babaya nisbetle üç misli iyilik ve ihsân
hakkı olduğunu açıkça ifâde eder.
Veysel Karanî Hazretleri, ihtiyâr, âmâ ve hasta annesine hizmeti
sebebiyle, her ne kadar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i
göremediyse de O’nun eşsiz lutuf ve ihsânlarına nâil olmuştur.
İslâm hukûkuna göre, bir kişinin, ana ve babasından yalnız
birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetse, annesinin nafakasına
öncelik tanınır. (7)
Evlâd üzerinde elbette babanın da hakları vardır. Çocuğunun
ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük fedâkârlıkları
bulunmaktadır. Doğumda annenin karşılaştığı sıkıntılara o da
ortak olmuştur. Hadîs-i şerîfte, babanın evlâdı üzerindeki
hakları şöyle açıklanmıştır:
"Hiçbir evlâd babasının hakkını ödeyemez. Ancak; babasını köle
olarak bulur, satın alır ve âzâd ederse, bu durum müstesnâdır."
(8)
Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir vasiyetinde
şöyle buyurur:
"Benim kabrimi ziyâret etmek isteyenler, evvelâ annemin kabrini
ziyâret etsinler, sonra da benimkini.." (9)
Anne Olmak Şerefi
Kadınlık meziyetlerinin başında anne olmak şerefi gelir.
Annelik, bir gönül ve mânâ şiiridir. Toplumu ihyâ edip âbâd eden
de ve tersine berbâd eden de yine annedir. Toplumun kurtuluşu,
hakîkî annelerin yetiştirilmesiyle mümkündür.
İslâmiyet, anne olmak sıfatıyla kadına en yüksek ve pek muhterem
bir mevkî vermiştir. Târihin çeşitli dönemlerinde zillet ve
hakâret içinde yaşayan kadın, lâyık olduğu en yüksek şerefe
İslâm sâyesinde kavuşmuştur.
Herkese iyilik etmeyi, herkesin hakkını gözetmeyi emreden İslâm
Dîni, kişinin babasına, özellikle annesine karşı en iyi şekilde
davranmasını, haklarına dikkatle riâyet etmesini emretmiştir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur:
"Biz insana ana-babasını (onlara iyilik yapmasını) da tavsiye
ettik. Anası onu (karnında) meşakkat üstüne meşekkatle
taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür. Bana, ana ve
babana şükret! Dönüşün ancak banadır (dedik).." (10)
Gerçek anne, hayâtı boyunca maddesini ve mânâsını evlâdına fedâ
eder. Anne, yavrusunu bir müddet cisminde, ondan sonra
kollarında ve hayâtı boyunca kabre kadar da kalbinde taşır. (11)
Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.) der ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e:
"Allah katında en sevgili amel hangisidir?" diye sordum. Şöyle
buyurdular: "Vaktinde kılınan namazdır." "Namazdan sonra hangisi
daha sevgilidir?" diye tekrar sorduğumda:
"Anaya babaya iyilik etmektir." buyurdular.
Bunlardan sonra hangisinin en sevgili olduğunu sordum:
"Allah yolunda cihaddır.." buyurdular. (12)
*
Müslüman olmasa dahi, anneye iyilik etmenin İslâmî açıdan ne
kadar önemli olduğunu Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın kızı Hz. Esmâ’ (r.
anha)’nın şu rivâyeti apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır:
"Müşrike olan (Allâh’a ortak koşan) annem Rasûlullah (s.a.v.)
zamanında bana gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)’den sordum ve dedim
ki:
"Anam geldi. Bana ümid bağlamıştır. Ben onu görüp gözetebilir
miyim?" Rasûlullah (s.a.v.):
"Evet, ananı görüp gözet!" buyurdu. (13)
Ana-babaya itâat, Kur’ân-ı Kerîm’de ısrarla tavsiye edilmiştir.
Konu ile ilgili olarak İsrâ Sûresi 23 ve 24. âyetlerinde şöyle
buyurulur:
"Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyi
muâmele edin!" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi
senin nezdinde ihtiyarlığa ererlerse, onlara "öff!." (bile)
deme! Onları azarlama! Onlara çok güzel (ve tatlı) söz (ler)
söyle! Onlara acıyarak tevâzû kanadını (yerlere kadar) indir!
Ve: Yâ Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de
kendilerini (öylece) esirge!. de.."
Hz. Peygamber (s.a.v.), ana-babaya iyi muâmele hakkında:
"Siz iffetli olun ki, hanımlarınız da iffetli olsun! Siz
ana-babanıza iyi davranın ki, evlâdlarınız da size iyi
davransınlar!" buyurur. (14)
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün;
"Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!. Burnu sürtülsün!." buyurdu.
"Kimin burnu sürtülsün ey Allâh’ın Rasûlü?." diye sorulunca, şu
açıklamada bulundu:
"Ana-babasının her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına
ulaştığı halde cennete giremeyenin..." (15)
Ana ve babaların en itâat ve hizmete ihtiyaç duydukları
ihtiyarlık çağlarında onlara gereken hizmet, hürmet ve şefkati
göstermeyip, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve cenneti kazanamayan
çocukların elbette burunları sürtülmeyi hak etmiş olurlar.
*
İslâm Dîni, ana-babaya itâate son derece önem vermiş, ana-babaya
karşı gelmeyi de büyük günahlar arasında saymıştır.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır:
"Büyük günahlar; Allâh’a eş koşmak, ana-babaya âsî olmak, haksız
yere adam öldürmek ve yalan yere yemîn etmektir." (16)
Yine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
"Bir kimsenin ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır."
buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
"Yâ Rasûlallah! Bir adam ana ve babasına söver mi?" dediler. Hz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:
"Evet, bir kimse başkasının babasına söver, o da buna karşılık
onun babasına söver. (Eğer yine bir kimse) başkasının anasına
söverse, o da onun anasına söver." buyurdu. (17)
Diğer bir hadîs-i şerîfde de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"En büyük günahlardan size haber vereyim mi?" buyurdu.
Ashâb-ı kirâm da:
"Evet Yâ Rasûlallah!" deyince Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Allâh’a eş koşmak, ana ve babaya âsî olmak.."
buyurdu. Dayanmış olduğu yerden doğrulup oturdu ve:
"Haberiniz olsun, aman yalan sözden ve yalan şehâdetten
sakınınız!" buyurdu. Ve bu cümleyi defalarca tekrarladı. (18) *
Ana ve babaların emir ve istekleri, dîne uygun olduğu sürece
yerine getirilir. Dîne aykırı olan emirlerine itâat edilmez.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman Sûresi’nin 15. âyetinde:
"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne)
bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme! (Ancak)
onlarla dünyada iyi geçin!.." buyurulur.
Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, Sa’d b. Ebî Vakkâs
Hazretleri’nin müslüman olmasıdır. Hz. Sa’d (r.a.), Hz. Ebûbekir
(r.a.)’ın vâsıtası ile müslüman olunca annesi, öfkesinden üç gün
yememiş, içmemiş ve tâkatten düşmüştü. Bunu gören Hz. Sa’d
(r.a.):
"Anneciğim!
Allâh’ı ve Rasûlü’nü senden daha çok seviyorum. Vallâhi senin
bin canın olsa ve bunları, birer birer İslâmiyet’i bırakmam için
versen, ben yine dînimden vazgeçmem!.. Artık dilersen ye,
dilersen yeme!." demişti.
Bunun üzerine annesi, oğlunun îmânındaki sebât ve kararlılığını
görünce çâresiz kalarak yemeğini yemiştir. (19)
Ana Gibi Yâr Olmaz
Atalarımız;
"Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz." demişlerdir.
Hakîkaten dünyâyı diyâr diyâr gezsek, anamız gibi bizi bağrına
basarak sevecek ve şefkatle kucaklayacak bir ana bulamayız.
İnsan, hanımı gibisini veya ondan daha iyisini her yerde
bulabilir, fakat ana gibisini hiç bir diyârda bulamaz.
Âile içinde çocuk üzerinde en çok hakkı olan ve hizmeti geçen
annedir. Anne, hâmile kaldığı andan itibâren çocuk yüzünden
sıkıntı çekmeye başlar. Doğum sırasında bu sıkıntı, zirveye
ulaşır. Kimi zaman doğum, annenin hayâtına mâl olur.
Annenin esas hizmeti, doğumdan sonra başlar. Çocuğun
emzirilmesi, giydirilmesi, temizliğinin yapılması, terbiye
edilmesi ve tedâvîsi gibi ardı arkası kesilmeden ömür boyu
sürecek bir hizmet dönemi içersine girer.
Cenâb-ı Hakk’ın özellikle annelere lutfettiği şefkat duygusu,
anneleri; istirâhatini, sıhhatini, yeme-içme ve giyinmesini
düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevkeder.
Annenin bu sonu ve sınırı olmayan fedâkârlıklarının bedelini,
evlâdın maddî bir karşlıkla ödemesi mümkün değildir.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna bir adam geldi ve:
"Yâ Rasûlallâh! Anam iyice ihtiyarladı. Ben onu kendi ellerimle
yediriyor, içiriyor ve sırtımda taşıyorum.. Hâsılı her türlü
ihtiyâcını karşılıyorum.. Mükâfâta hak kazandım mı?." dedi.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz cevâben:
"Hayır, bu senin yaptıkların, ananın senin üzerindeki haklarının
yüzde birine bile karşılık değildir. Fakat sen, iyilik
ediyorsun. Allâh sana bu az iyilik karşılığında çok sevap
verir." buyurdular. (20)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:
"Cennet annelerin ayakları altındadır." (21) hadîs-i şerîfi de
annelerin lâyık oldukları yüce mertebeyi belirlemekte ve erkekle
eşit olmaktan öte üstün haklara sahib bulunduklarına işaret
etmektedir.
İbn-i Amr (r.a.) anlatıyor:
"Bir adam cihâda iştirâk etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’den
izin istedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
"Annen, baban sağ mı?" diye sordu. Adam:
"Evet." deyince Rasûlullâh (s.a.v.):
"Onlara hizmet de cihâd sayılır, sen onlara hizmet ederek cihâd
yap!" buyurdu. (22)
En Hayırlı Kadın
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Kadınların en hayırlısı, kocası ona baktığı zaman mesrûr olur,
bir şey söylediğinde emrini yerine getirir. Nâmûsunda ve
malında, kocasının hoşlanmıyacağı bir harekette de bulunmaz."
(45) buyurur.
Başka bir hadîs-i şerîflerinde:
"Dünyâ’nızdan bana üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve
gözümün nûru namaz." (46) buyurmakla, kadına sevgi, saygı ve
şefkat gösterilmesi gerektiğine dikkati çekmişlerdir.
"Dünyâ’nın hepsi metâ, eşyâdır. Ve Dünyâ’nın en hayırlı varlığı
ise, sâlihâ kadındır." (47) hadîs-i şerîfi de, İslâm’ın kadına
verdiği büyük kıymetin bir başka ifâdesidir.
Sâliha kadınların huzur ve sükûn kaynağı olduklarına işâretle
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:"Cenâb-ı Hakk her kime iyi bir
eş nasîb etmişse, onun ayakta durmasına ve dîninin yarısına
yardım etmiştir. (Dîninin diğer) yarısını da kendi çalışarak
muhâfaza etsin ve Allâh’dan korksun." (48) buyurmuşlardır.
Bu anlamda diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:
"Dört şey kime verilmişse, ona dünya ve âhiretin hayrı verilmiş
olur; Şükreden kalb, Allâh’ı anan lisân, belâya sabreden beden,
nâmûsunda ve kocasının malında hıyânet etmeyen kadın." (49)
Kadınlara İbâdetlerde Kolaylıklar:
İslâm Dîni, ibâdetlerin yapılış şeklinde kadınlara bazı
kolaylıklar tanımıştır. Bunlar; namaz, oruç, hac, zekât ve cihâd
gibi ibâdetlerdir.
Namaz:
Kadınlar, beş vakit namazla mükellef olmakla birlikte, cumâ,
bayram ve cenâze namazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit
namazı, cemâatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün
tutulması, başka bir kolaylıktır. Hz. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
"Kadının namazını evinde kılması, dışarda kılmasından daha
fazîletlidir." (146) buyurmaktadırlar.
Kadınların namaz için ezân ve kâmet okuma mecbûriyetleri yoktur.
Ayrıca kadın, ay hâlinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz.
Bu günlere rastlayan namazlar, kılınmış hükmünde olup iâdesi
gerekmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Fâtıma bint-i
Ebî Hubeyş’e hitâben:
"Hayız gördüğün zaman namazı bırak!" (147) buyurmuşlardır.
Oruç:
Kadınlar, hayız ve nifâs hâlinde oruçlarını tutmazlar. Ancak,
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda tutamadıkları oruçları daha sonra kazâ
ederler. Hz. Âişe (r.anha)’nın bu konuda şöyle dediği rivâyet
edilir:
"Biz Rasûlullâh devrinde âdet görüyorduk. Namazı kazâ etmekle
emrolunmuyor, ancak, tutamadığımız orucu kazâ etmekle
emrolunuyorduk." (148)
Ramazân-ı Şerîf Ayı’nda hâmile veya emzikli olan kadınların,
kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları
hâlinde oruç tutmamaları mübâhtır. Daha sonra bunları, gününe
gün kazâ ederler.
Kadın, altmış gün kefâret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık
durumu olursa, orucu keser ve temizlendiği günden itibâren kalan
günleri tamamlar.
Zekât:
Zekât, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Zekât
için nisâb miktarı mala sahip olmak gerekir. Kadına âid; altın,
gümüş, para veya ticâret malı, nisâb miktarına ulaşır ve
üzerinden de bir yıl geçerse, kadın, zekât vermekle mükellef
olur. Amr b. Şuayb, babası yoluyla dedesinden şu hadîs-i şerîfi
nakletmiştir:
"Yemenli bir kadın, kızıyla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı.
Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.) kadına:
"Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sorunca, kadın:
"Hayır!" dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Kıyâmet gününde yüce Allâh’ın bu iki bileziği senin koluna
ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu.
Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının elinden çıkarıp Allâh
elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi:
"Bilezikler, Allâh ve Rasûlü’ne âiddir." (149)
Hac:
Kadının hac ibâdetini yapması için, haccın diğer şartlarının
yanında, ayrıca yol arkadışının bulunması, boşanma veya ölüm
iddetlisi olmaması gerekir. Hadîs-i şerîflerde şöyle
buyurulmuştur:
"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuk
yapamaz." (150)
"Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın!" (151)
Hac veya umrede ihrâma giren kadınlar, normal elbiseleri ile
ibâdet yaparlar. Telbiye getirirken seslerini yükseltmezler.
Hayızlı ve nifâslı kadınların, ihrâma girerken temizlenmek
gâyesi ile boy abdesti almaları sünnettir. Hadîs-i şerîfde:
"Hayızlı veya nifâslı kadınlar, boy abdesti alır, ihrâma girer
ve Beytullâh’ı tavâf etmek dışında haccın bütün menâsikini îfâ
ederler." (152) buyurulur.
İhrâmdan çıkarken de kadınlar, saçlarının ucundan biraz
keserler.
Ayrıca sa’y esnâsında kadınların, remel (omuzları silkerek
çalımlı yürüme) yapması ve iki yeşil direk arasında koşarak
yürümesi gerekmez.
Cihâd:
Güçlüklerine rağmen, kadın sahâbîlerin cihâda katılarak geri
hizmetlerde bulunduklarını İslâm Târihi’nden okumaktayız.
Cihâdın çok büyük ecir kazandırdığını öğrenen kadınlar, erkekler
gibi cihâda katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için
cihâdın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını Hz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e sormuşlar; bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Kadınların cihâdının hacc ve umre
olduğunu bildirmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:
"Hac, ne güzel cihâddır!.."(153) buyurmuşlar ve hac veya umre
ziyâreti yapan hanımların, düşmanla cihâda katılmış gibi ecir
kazanacaklarını müjdelemişlerdir.
KADIN NASIL GİYİNMELİ
Kadınların vücût hatlarının [kaba
avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir
elbise ile örtünmesi farzdır. İslâm dini, kapanmayı emretmiş,
fakat belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekıte)
Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı
kirâmın mübârek hanımları, çarşafla örtünmemiştir. Hiçbir
kitapta çarşaf giydikleri bildirilmemiştir. Milhâfe, ferâce,
fistan, entâri giydikleri birçok kitapta bildirilmiştir. İmâm-ı
Rabbânî hazretleri de, böyle değişik elbise giydiklerini 313.
mektûbunda bildiriyor. Bu husûslar, Câmi'urrumûz ve Hidâye
kitabında da bildiriliyor.
Kapanması gereken yerleri örtmek ve
yukarıda bildirilen vücût hatlarını belli etmemek şartı ile
kadınlar, bulunduğu şehrin âdetine uygun giyinir. Çünkü elbise
gibi mubâhlarda, şehrin âdetine uymamak tahrimen mekrûhtur.
Zarûret olmadıkça, harâmlarda hiçbir yerin âdetine uyulmaz. (Hadîka)
Peygamber efendimiz, ayaklarına
kadar uzun gömlek, ya'nî entâri giymiştir. Şalvar ve pantalon
giymemiştir. Bunları giymek âdette bid'attir. Âdette bid'at olan
şeyi yapmak günâh değildir. Taksiye, uçağa binmek de âdette
bid'attir. Bunları yapmak günâh değil dinin emridir. Bunun için
âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınların
çarşaf ve erkeklerin bol pantalon veya şalvar giymeleri câizdir,
günâh olmaz. Elbisenin şekli ibâdet değil, âdettir. Çünkü
Peygamber efendimiz, papaz ayakkabısı, Rum elbisesi giymiştir. (Redd-ül
muhtâr)
Sünnet-i zevâid
Peygamber efendimizin böyle âdet
olarak yaptığı şeylere Sünnet-i zevâid denir. Bunları terketmek
günâh olmaz. (Hadîka)
(Bir kavme benziyen onlardandır)
hadîs-i şerîfi, ibâdetlerde benzemenin tehlikesini
bildirmektedir. Meselâ papaz zünnarı ve haç takmak böyledir.
Dikiş makinası, daktilo, elbise gibi şeyler ise âdettir.
Âdetlerde kâfirlere benzemek günâh olmaz.
Peygamber efendimiz, her zaman belli
bir elbise giymezdi. Ba'zan Rum, ba'zan Arab elbisesi giyerdi.
Kolları dar Rum cübbesi de giymiştir. (Tirmizî)
Ahzâb sûresinde kadınların cilbâb
giymesi emrediliyor. Cilbâb nedir?
Cilbâb, erkeklerin de, kadınların da
giydikleri bir elbise, bir gömlektir. Zevâcir ve Berîka'daki
hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Harâmdan cilbâb [gömlek] giyen
erkeğin namazları kabûl olmaz.) [Bezzâr]
(Hayâ cilbâbını [örtüsünü]
çıkarandan [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.) [Beyhekî]
Bu hadîs-i şerîflerde bildirilen
cilbâbın çarşaf demek olmadığı, herhangi bir örtü olduğu açıkça
görülmektedir. Cilbâbın çarşaf değil, dış elbise olduğu tefsîr
kitaplarında da yazılıdır. Birkaçı şöyle:
Cilbâb, baş örtüsünden daha geniş ve
gömlekten kısa olan örtüdür. Yüzü ve bedeni örten her örtüye
denir. (Ebüssü'ûd tefsîri)
Cilbâb, kadınların giydileri tek
parça örtüdür. (Celâleyn)
Cilbâb, göğse kadar inen baş
örtüsüdür. (Rûh-ul-beyân)
Cilbâb, bedeni baştan aşağı örten
çarşaf, ferâce, câr gibi dış kisvedir. (Elmalılı)
Cilbâb, dışa giyilen örtüdür. (Tibyân)
Cilbâb, milhâfe, uzun entâri veya
baş örtüsü demektir. (El-Envâr)
Kadın ve başörtüsü
Nûr sûresinin 31. âyet-i
kerîmesinde, (Kadınlar, baş örtülerini yakalarının üzerine
örtsünler) buyuruluyor. Eğer kadınlar çarşaf giyselerdi, baş
örtüsünü yakanın üzerine örtmekten bahsedilmezdi. Bir de fıkıh
kitaplarına bakalım!
Erkeğin hanımına vermesi vâcib olan
nafaka, yemek, kisve [elbise] ve meskendir. Kisve ise, himâr ve
milhâfedir. (Bahr)
Himâr, baş örtüsü, Milhâfe, dış örtü
demektir. Buna eskiden ferâce denirdi. Şimdi ise manto deniyor.
Erkeklerin giydiği örtüye de milhâfe denmektedir. Hz. Enes'in
rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, (Resûlullah, milhâfesini evde
giyerdi) buyuruluyor. (Hatîb)
Herkesin çarşaf giydiği bir yerde,
birkaç kadının manto giymesi fitneye sebep olacağından uygun
olmadığı gibi, manto giyilmesi âdet olan yerlerde de çarşaf
giyilmesi uygun olmaz. Çünkü bir yerde âdet olan şeyler
giyilmezse, gösteriş ve şöhret olur, fitneye sebep olur. Hadîs-i
şerîfte (Fitneyi uyandırana la'net olsun) buyuruldu. (Hadîka)
Nefsi hor
görmek
Nefsimize zor gelse de, dinimizin
emîrlerini yapmaya çalışmak lâzımdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu
ki: (Nefsini hor gören dinine değer verir, nefsini azîz gören
dinini horlamış olur. Dinin ise azîz olması gerekir. Nefsini
besleyen dinini zayıflatmış, dinini besleyen, dinini de nefsini
de beslemiş olur.) [Ebû Nuaym]
Kadınların kapanması :
Kadınların tesettürü kesin olarak
açıklanmıştır. Tesettürle ilgili âyet-i kerîmeleri Peygamber
efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu
husûstaki tartışmalar kasıtlıdır.
Kur'ân-ı kerîmde genel olarak herşey,
kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz
açıklamış, o günden beri uygulanmıştır.
Kur'ân-ı kerîmde (Sakın ana-babana
öf deme) buyuruluyor. (İsrâ 23)
Bir kimse, ana-babasına öf demese,
fakat sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'ânın
emrine uydum) dese, bu kimse Kur'âna uymuş mu oluyor? Âyet-i
kerîmenin ma'nâsı, (Ana-babanızı üzmeyin hattâ onlara öf bile
demeyin) demektir. (Beydâvî)
Bunun için Kur'ân-ı kerîmdeki bir
âyetin hükmünü öğrenmek için Kur'ân tercümesine bakmak çok
yanlış olur. Herkes Kur'ân-ı kerîmden hüküm çıkarabilseydi,
hadîs-i şerîfler lüzûmsuz olurdu.
Hırsızlık suçtur. Bir hâkim,
kanûnları esâs almadan, sırf Anayasa'ya göre bir hırsıza cezâ
veremez.Çünkü hırsızlığın cezâsı açıkça Anayasada
bildirilmemiştir. Birçok hükümler kanûnlarla açıklanmıştır.
Bunun gibi, dinimizin bir hükmünü
öğrenmek için herkes Kur'ân-ı kerîme bakıp anlıyamaz. Kur'ân-ı
kerîm, hadîs-i şerîflerle açıklanmıştır. Hadîs-i şerîfleri de
anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslâm âlimleri
açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'ân tercümesi okumasını
tavsiye etmiyoruz. Bir okuyucu "Kur'ân tercümesi, okuyarak
dinsiz oldum" diye acı bir itirafta bulunmuştu.
Tıp kitâbı okuyarak, ilâç yapmak ve
hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'ân tercümesinden hüküm
çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilâç kullanan
ölebilir. Fakat yanlış hüküm çıkaran îmânını kaybedip, sonsuz
azâba düşebilir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Kur'ânı kendi görüşü ile açıklayan,
doğru olsa bile, muhakkak hatâ etmiştir.) [Nesâî]
(Kur'ânı kendi görüşüne göre tefsîr
eden kâfir olur.) [M.Rabbânî]
Kur'ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
[yabancı erkeklere bakmaktan]
sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı
hâriç, zînetlerini [zînet takılan yerlerini] göstermesinler,
başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını]
örtsünler!) [Nûr 31]
Bu âyet-i kerîmeden kadınların
başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücûdunun diğer
yerlerini örtmenin lâzım gelmediği anlaşılabilir. Gözünü neden
sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, zînetten maksat nedir? Kına,
sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi zînetler midir? Bu husûslar
açık değildir, hadîs-i şerîfle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerîme
de şöyle: (Ey Nebî, hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin
kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbâblarını [dış elbiselerini]
giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, ezâ edilmemelerine daha
uygundur.) [Ahzâb 59]
Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp
ezâ edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp ezâ edilmezse,
çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resûl
aleyhisselâmın nasıl açıkladığına bakmalıdır. Hadîs-i şerîfte
buyuruldu ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka]
bütün bedeni avrettir) [Mecma'ul-enhür, El-mugnî]
Bu hadîs-i şerîfte kadının tesettürü
açıkça, bildiriliyor. Kur'ân-ı kerîmin 17 yerinde Resûlullaha
(De ki, bana tâbi' olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resûlüne
tâbi' olup O'nun bildirdiği şekilde tesettüre riâyet etmelidir!
Hz. Esmâ, ince elbise ile gelince,
Resûlullah baldızına bakmadı. Mübârek yüzünü çevirip (Yâ Esmâ,
bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hâriç,
vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebû Dâvüd)
Hz. Âişe buyurdu ki: (İlk muhacir
kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen
futalarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhârî, Nesâî)
Kadın avrettir, tesettürü farzdır.
Âyet-i kerîmeyi kendi görüşüne göre tefsîr edip bu farzı inkâr
etmek küfürdür.
Bir kadın açık
gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzûmsuz olduğunu söylerse
kâfir olur. Günâh ile küfür farklıdır. Eyyâmcı bir gazete,
küfrü, günâhtan çok küçük görüp, Acem profesörün tesettürü inkâr
eden yazısını yayınlama gaflet ve dalâletinde bulunmuştur.
Böylelerine aldanmamalıdır.
ÖRTÜNME (TESETTÜR)
1) Tesettürün niteliği:
Tesettür, arapça "setere" kökünden "tefe'ul" vezninde bir
mastar olup, sözlükte; örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde
veya arkasında saklanmak anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi
olarak tesettür, erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken
yerlerini örtmesi demektir. Bir kimsenin örtmesi gereken ve
başkasının bakması haram olan yerlerine "avret yeri" denir.
Gerektiğinde evlenmeleri caiz olan, karşı cinslerin biri
diğerinin yanında olunca avret yerlerini örtmesi gerektiğinde
görüş birliği vardır. Sağlam görüşe göre, bir kimse tek başına
olduğu zaman da örtünmelidir. Buna göre; bir kimsenin temiz
elbisesi bulunduğu halde, kimsenin olmadığı yalnız başına bir
odada çıplak olarak kılacağı namaz sahih olmaz. (İbn Âbidin,
Reddü'l-Muhtar, Mısır (t.y.), I, 375)
Yıkanma, tuvalet ihtiyacı ve taharetlenme gibi ihtiyaçlar
dışında, bir yerde de bulunulsa, mü'minin namaz içinde veya
namaz dışında avret yerlerini örtmesi farzdır. Bunun delili
Kur'an, Sünnet ve sahabe uygulamasıdır.
2) Tesettürün dayandığı deliller
a) Kur'an-ı Kerim'den deliller:
İnsanın örtünme ihtiyacının ilk insan Adem ve Havva ile
başladığı, çıplaklığın çirkin bir şey olduğu ayette şöyle
belirtilir: "Ey Ademoğulları! Şeytan ana ve babanızı kötü
yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl
cennetten çıkardıysa, sizi de aldatmasın.'' (el-A'râf, 7/27)
"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi,
bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise
daha hayırlıdır." (el-A'râf, 7/26) Hayvan yünlerinden giysi
için yararlanmanın gereğine şöyle işaret edilir: "Davarları
da o yaratmıştır ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu
maddeler ve nice nice yararlar vardır." (en-Nahl, 16/5)
Örtünmenin gayesi başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı
meşru olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. İnsandaki edep ve
haya duygusu örtünmeyi gerektirir. Ancak mü'min erkek ve
kadınların örtünmede asıl gayesi Yüce Allah'ın rızasını kazanmak
olmalıdır. Çünkü Allahü Teala'nın emir ve yasaklarına uymak bir
ibadettir. Namaz ve oruç gibi ibadetleri emreden Allah (c.c),
ibadet içinde ve dışında örtünmenin şekil ve sınırlarını da
belirlemiştir.
Cahiliye döneminde Arap toplumu Kabe'yi çıplak tavaf
ederlerdi. Gündüz erkekler, gece kadınlar gelir ve tavaflarını
anadan doğma yaparlardı. Onlar; "içinde günah işlediğimiz
giysilerimizle tavaf yapamayız" diye bir gerekçe de
gösterirlerdi.
İşte daha Mekke döneminde İslam toplumunun tavaf sırasında
ve namazda örtünmesi gerektiğini bildiren şu ayet indi: "Ey
Ademoğulları! Her mescide gelişte zinetinizi giyin." (el-A'raf,
7/31.) Ayet, tavafı ve namaz için mescide gelmeyi kapsamına
alır. Buradaki "zinet" sözcüğü "elbise, giysi" olarak tefsir
edilmiştir. Böylece namaz ve tavaf gibi ibadetlerde avret
yerlerinin örtülmesi farîzasını İslam getirmiş oldu. (bk. Ebu
Bekr el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an. tahk. M. es-Sadık Kamhavî
Kahire (t.y.), IV, 205 vd.; Elmalılı, a.g.e. 2. baskı, istanbul
1960, III, 2151, 2152.) Başka bir ayette; gizli yerlerini örtüp
koruyan erkeklerle kadınların Yüce Allah'ın affına ve büyük bir
mükafata ulaşacakları belirtilir. (bk. el-Ahzab, 33/35.)
Örtünmede karşı cinsin bakışlarından korunmak söz konusu
olunca, İslam bakanla ilgili olarak da bir sınırlama
getirmiştir.
Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak
içindir. Ayette şöyle buyurulur: "Mü'min erkeklere söyle.
Gözlerini zinadan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu,
kendileri için daha temizdir." (en-Nûr, 24/30.)
Kadınların örtünmesi konusunda ise şöyle buyurulur: "Mü'min
kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar. Zinet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden
görünen kısmı müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne
koysunlar. Zinet yerlerini kendi kocalarından, kocakarının
babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi
erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız
kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden,
erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların
gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına
göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye
ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a tevbe
edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olursunuz."
(( en-Nûr, 24/31.)
Ayetteki "humur (baş örtüleri)" sözcüğünün tekili "hımar"
olup, sözlü-te; kadının kendisi ile başını örttüğü şey,
demektir. Saîd b. Cübeyr (Ö. 95/713), baş örtüsünün kadının
boyun ve göğüs kısımlarını örtecek ve bunlardan hiçbir şey
göstermeyecek nitelikte olması gerektiğini söylemiştir. (bk. el-Kurtubî,
a.g.e., XII, 153; İbn Kesir, Muhtasar Tefsir, thk. M. Ali es-Sabünî,
7. baskı, Beyrut 1402/1981, II, 600, Elmalılı, a.g.e. İst.
(t.y.), VI, 15.)
Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanına
çıkarken normal ev içi giysilerinin üstüne bir dış elbise daha
giymeleri gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Ey Peygamber!
Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış
elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp
kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok
yarlığayıcı ve çok esirgeyicidir." (el-Ahzâb, 33/59)
Ahzab suresi ve dolayısı ile yukarıdaki ayet, Medine'de 5-7.
hicret yılları arasında inmiştir. Ayetteki "celabîb" sözcüğü "cilbab"'ın
çoğulu olup sözlükte; geniş elbise, gömlek ve baş örtüşü gibi
anlamlara gelir. Kadını baştan aşağı örten çarşaf, ferace, manto
gibi giysiler de cilbab kapsamına girer, "Cilbab" bir fıkıh
terimi olarak Elmalılı (Ö. 1358/1939) tarafından şöyle tarif
edilmiştir: "Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her
çeşit giysidir", "Kadını tepeden tırnağa örten giysidir",
"Kadınların örtündükleri her türlü elbise ve başka şeylerdir."
(Elmalılı,a.g.e.,VI,337.)
Ünlü müfessir el-Kurtubî (Ö. 671/1273) cilbab ayetinin iniş
sebebi ve cilbab terimi ile ilgili olarak şöyle der: "Arap
kadınlarında erkeklerden sakınmamak bir adet halinde idi. Onlar
cariyeler gibi yüzlerini de açık tutuyorlardı. Bu durum,
erkeklerin onlara bakmalarına neden oluyordu. Bu konuda çeşitli
düşünceler de ortayaçıkmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah,
elçisine; ihtiyaçları için evden dışarı çıkmak istediklerinde
dış elbiselerini (cilbab) üstlerine almalarını emretmesini
bildirdi. Çünkü o dönemde henüz evlerde tuvalet edinilmediği
için, kadınlar tuva-et ihtiyacı için sahraya çıkıyorlardı.
Böylece hür bir kadınla cariyenin arası ayrılmış olacaktı. Çünkü
hürler örtünmesi ile biliniyordu. Bununla bekar veya genç
erkeklerin sarkıntılık etmesinden de korunmuş oluyorlardı.
Yukarıdaki ayet inmezden önce, mü'min erkeklerin eşlerinden
birisi, ihtiyacı için evden dışarı çıkınca, bazı zayıf ahlaklı
erkekler, cariye sanarak kendisine sarkıntılık edebiliyordu. Bu
konuda Hz. Peygamber'e çeşitli şikayetler ulaşınca cilbab ayeti
inmiştir". el-Kurtubî cilbab için de şunları söyler: "Cilbab;
baş örtüsünden daha büyük olan bir giysidir. Abdullah b. Abbas
(ö. 68/687) ve Abdullah b. Mes'ud'tan (ö. 32/652) cilbaba, "rida
(bedenin üst kısmını örten giysi yada örtü)" anlamı verdikleri
nakledilmiştir. Kadının baş örtüsü veya peçe anlamına geldiğini
söyleyenler de olmuştur. Doğru olan şudur ki, cilbab; bedenin
bütününü örten giysidir. Ümmü Atıyye (r. anha)'den şöyle dediği
nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s) bize ramazan ve kurban
bayramı namazlarında azatlı cariyeleri ve yetişkin kızlarımızı
birlikte götürmemizi emretti. Ancak ay hali olanlar mescide
girmeyecek ve arka taraftan öğüt, konuşma, hutbe ve duaları
izleyecekler ve getirilecek tekbirlere katılabileceklerdi. Hz.
Peygamber'e sordum: Ey Allah'ın Rasülü! Bizden birimizin bu
çocukları için dış elbisesi (cilbab) bulunmazsa ne yapalım?".
Hz. Peygamber; "Kardeşi onu kendi cilbabı (dış örtüsü) ile
örtsün" buyurdu. (bk. Buharî, Hyz, 23, Salat, 2, îdeyn, 20,
Hacc, 81; Müslim îdeyn, 10-12; Tirmizi, Cuma. 36;; ibn Mace,
ikame, 165; ibn Hanbel, V, 84; en-Nevevî (ö. 676/1277); hadisin
doğru anlamının şöyle olması gerektiğini söyler: "kendisine
gerekli olmayan başka bir dış örtü ile onu örtsün." bk. Sahihu
Müslim, Çağrı Yayınevi baskısı, İst. 1992, I, 606, alt not;3;
el-Kurtubî, a.g.e. XIV, 156.)
Diğer yandan kadın yaşlanıp ay halinden kesilir ve cinsel
yönden erkeklere istek duymaz olursa, bunun için örtünmede bazı
kolaylıklar getirilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Ay
halinden kesilmiş ve evlenme arzusu kalmamış olan yaşlı
kadınların zinet yerlerini göstermemek şartıyla dış örtülerini
bırakmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Bununla
birlikte, yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır."
(en-Nur, 24/60.)
Örtünmenin ahiret hayatında da söz konusu olacağı, iman edip
güzel amel işleyenlerin ecri arasında şöyle belirlenir: "Onlar
tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle
benezenecekler, ince ve kalın saf ipekten yeşil elbiseler
giyeceklerdir. Ne güzel sevap ve ne güzel dayanak!" (el-Kehf,
18/31.) "Şüphesiz Allah, iman edip, güzel iş yapanları altından
ırmaklar akan cennetlere sokacak. Orada bunlar altından
bileziklerle, incilerle bezenecekler. Orada giysileri de
ipektir." (el-Hacc, 22/23.) "Onların üzerlerinde ince ve kalın
ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle
süslenmişlerdir. Rableri de onlara son derece temiz bir şarap
içirmiştir." (el-İnsan, 76/21.)
b) Sünnetten deliller:
Hz. Peygamber örtünme ile ilgili yukarıda zikrettiğimiz
ayetlerin tefsirini yapmış ve uygulama esaslarını göstermiştir.
Bu konuda çeşitli hadisler nakledilmiştir. Biz birkaç tanesini
nakledeceğiz.
Hz. Aişe'den rivayete göre bir gün Hz. Ebü Bekr'in kızı Esma
(ö. 73/692) ince bir elbise ile Rasülullah (s.a.s)'ın huzuruna
girmişti. Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:
"Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca onun şu ve şu
yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir". Hz.
Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti. (Ebü
Davud, Libas, 31; Ebû Davud bu hadise «mürsel» demiştir. Çünkü
Halid b. Düreyk bunu Hz. Aişe'den işitmemiştir. bk. el-Kurtubî,
a.g.e., XII, 152; el-Heysemî, Mec-mau'z-Zevaid, V, 137.)
Yine Hz. Aişe'den nakledilen başka bir hadiste; "Allahü
Teala ergin kadının namazını baş örtüsüz kabul etmez"
buyurulmuştur.(İbn Mace Tahare, 132; Ebû Davud, Salat, 84;
Tirmizi, Salat, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259.) Ebû
Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre; bir uzvun dörtte bire kadar olan
kısmı açılırsa namaz sahih olurken, açılan kısım uzvun dörtte
birini geçerse namaz bozulur. Cinsel uzuv ve arkadan ise, dirhem
mikdarı az bir yer bile açılsa namaz batıl olur. Ebü Yusuf'a (ö.
182/798) göre bir uzvun yarısı esas alınmıştır. Yarıdan azının
açılması namaza zarar vermezken, fazlası namazı bozar. İmam
Şafi'ye (ö. 204/819) göre ise avret yerinden herhangi bir kısmın
açılması namazı bozar. (bk. Eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, II, 68;
eş-Şafii, el-Ümm, I, 77; ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslami ve
Edilletüh, Dımeşk, 1405/1985, I, 585, 586; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1992, s: 226-228)
Hz. Aişe ilk baş örtüşü uygulamasını şöyle anlatır: "Allah
ilk muhacir kadınlara rahmet etsin, onlar; "Baş örtülerini
yakalarının üstüne taksınlar..." (en-Nur, 24/31) ayeti
inince etekliklerini kesip bunlardan baş örtüsü yaptılar. Yine
Satiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Aişe ile birlikte idik.
Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ediyorduk.
Hz. Aişe dedi ki: Şüphesiz Kureyş kadınlarının bir takım
üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın
kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan
Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim, Nur
süresindeki "Kadınlar baş örtülerini yakalarının üstüne
taksınlar..." ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri
okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve
hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek
kumaşlarından, Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek baş
örtüşü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında baş
örtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları
üstünde kargalar vardı." (Buhari, Tefsiru Sûre, 24/12; Ebû Davud,
Libas, 29; Ahmed b. Hanbel, VI, 188; İbn Kesîr, a.g.e., II, 600)
Hz. Peygamber'in tesettürün uygulanması ile ilgili başka
hadisleri ve sorulara verdiği bir takım cevaplar da olmuştur.
ÖRTÜDE BULUNMASI GEREKEN NİTELİKLER
a) Örtünün el ve yüz dışında bütün bedeni örtmesi:
Kadınların el, yüz ve ayakları dışında, sarkan saçları dahil
bütün bedenleri namazda veya yabancı erkeklerin yanında
örtülmesi gerekli olan yerlerdir. El ve yüzün ise bir fitne
korkusu bulunmadıkça namazda da namaz dışında da örtülmesi
gerekmez. Sağlam görüşe göre ayakların da örtülmesi gerekmez.
Çünkü ayaklarla yolda yürünür ve yoksullar için bunları örtme
zorluğu vardır. Nitekim "Kadınlar süslerini (yabancı
erkeklere) açmasınlar" (en-Nûr, 24/31) ayetinde
"kendiliğinden görünen yerler müstesnadır" ilave istisnası
ile, bedenden bazı yerlerin açık
kalabileceğine işaret edilmiştir. Yukarıda Allah elçisinin Hz.
Ebü Bekr'in kızı Esma'ya el ve yüzün açık kalabileceğini
bildirdiğini belirtmiştik. (bk. Ebu Davud, Libas, 31) Başka bir
hadiste Allah elçisi; "Kadın örtülmesi gereken avrettir.
Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker." (Tirmizi,
Rada, 18; Ebu İsa, bu hadise 'hasen-garip' demiştir.)
buyurmuştur.
Sonuç olarak en-Nur Sure'si 31. ayetteki baş örtüşü (hımar-humur)
ve el-Ahzab Suresi 59. ayetteki dış giysi (cilbab-celabîb)
terimleri birlikte değerlendirilince, kadın için iki parçalı bir
giysi şekli ortaya çıkar. Birincisi; saç, boyun ve göğüsleri
örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne serbest bırakılan "baş
örtüşü"; ikincisi ise "dış giysi" olup, bunun şekli iki türlü
tarif edilmiştir. Baş örtüsünün üstünden, bedeni aşağıya kadar
örten büyük parça giysi veya baş örtüsünün altında boyundan
aşağı topuklara kadar örten dış giysi cilbabın tarifleri
arasındadır. Hatta cilbaba, baş örtüşü veya peçe anlamı verenler
olduğu gibi Abdullah b. Mes'ud ile Abdullah b. Abbas (r. anhüma)'nın
"rida" yani bedenin üst bölümünü örten dış giysi ya da örtü
anlamını verdiklerini yukarıda (örtünme-tesettür sayfası)
belirtmiştik. (bk. el-Kurtubi, a.g.e., XIV, 156; Elmalılı, a.g.e.,
VI, 337. Not: Hac'da ihrama giren erkeklerin üst kısma
örttükleri peştemala "rida", alt peştemala ise "izar" denir.)
Örtünmenin gayesi zinadan ve yabancı erkeklerin sarkıntılık
yapmasından sakındırmak olduğuna göre, giysinin parça sayısına
bakmaksızın aşağıda açıklayacağımız nitelikleri taşıması
gerekir. Altını göstermemesi, bol olması, karşı cinsin giysisine
benzememesi bu nitelikler arasında sayılabilir. Bunları kısaca
açıklayacağız.
b) Örtünün altını göstermemesi ve beden hatlarını belli
etmemesi:
Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması
gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan giysi ile
kadın örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin beyazlığı veya
kırmızılığı belli olan elbise ile namaz geçerli olmaz ve bununla
örtünme gerçekleşmez. Eğer giysi kalın olmakla birlikte uzvu
belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa, bu çirkin görülmekle
birlikte namaz geçerli olur. Çünkü bundan kaçınmakta güçlük
vardır.
Şafiilere göre, vücut hatlarını belli eden böyle dar bir
giysi ile namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de
dar giysiyi terketmesi daha uygundur. (bk. Şafii, el-Ümm, I, 78;
Nasıruddin el-Elbani, hicab, terc, Akif Nuri, İst. 1976, s: 58,
59, Döndüren, a.g.e., s. 228)
Giysinin geniş ve altını göstermeyen nitelikte olması
gerektiğini bildiren çeşitli hadisler vardır. Hz. Ebû Bekr'in
kızı Esma (r. anha)'nın ince giysilerle Nebî (s.a.s)'ın huzuruna
çıkınca; Allah elçisinin ondan yüz çevirdiğini ve erginlik
çağına giren bir kadının elleri ve yüzü dışında bir yerinin
yabancı erkekler tarafından görülmesinin uygun olmadığını ona
bildirdiğini yukarıda (örtünme-tesettür) belirtmiştik. (Ebu
Davud, Libas, 31; el-Heysemi, a.g.e., V, 137)
Hz. Peygamber, Dihye el-Kelbî (r.a)'e Mısır'da dokunmuş
keten bir kumaş vermiş, yarısından kendisine gömlek
diktirmesini, diğer yarısından ise eşinin giysi yapmasını
bildirmiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurdu: "Eşine git,
söyle altına bir gömlek giysin. Çünkü vücut şeklinin ortaya
çıkmasından korkarım." (el-Kurtubi, a.g.e., XIV, 156)
Allah'ın elçisi benzer uyarıyı Üsame b. Zeyd (r.a)'in eşi için
de yapmıştır. eş-Şevkanî (ö. 1250/1834) bu hadisin açıklamasında
şöyle demiştir: "Bu hadise göre, kadınların bedenlerini vücut
hatları belli olmayacak şekilde bir giysi ile örtmeleri gerekir.
Setri avret için bu şarttır. Usame'nin eşine "kubtıyye" denilen
giysinin altına bir gömlek giymesini emretmesi, bu çeşit
giysinin şeffaf olması ve vücut hatlarını göstermesi
yüzündendir." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, II, 97)
Şu hadis-i şerif de giyimli, fakat çıplak kadınların dünya
ve ahiretteki, sıkıcı hallerini belirtir. "Ümmetimin son
dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak,
bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları
lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir" Başka bir
rivayette; "onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile
bulamazlar" ilavesi vardır. (Müslim, Libas, 125, Cennet, 52;
Ahmed b. Hanbel, II, 223, 356, 440)
Temîm oğulları kabilesinden bir takım kadınlar Hz. Aişe'yi
(ö. 57/676) ziyarete gelmişti. Üstlerinde ince giysiler vardı.
Hz. Aişe kendilerine şöyle dedi: "Eğer siz mü'minler iseniz,
bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mü'min
değilseniz, o zaman durum değişir."
Yine Hz. Aişe'nin huzuruna, ince baş örtülü bir gelin
getirilmişti. O, şöyle dedi: "Nur suresine inanan bir kadın bunu
örtünmez." (el-Kurtubi, a.g.e., XIV, 157) Hz. Ömer'in, evden
dışarı çıkacak olan kadının örtünmesi ile ilgili olarak şöyle
dediği nakledilmiştir: "Müslüman kadın, bir ihtiyacı olduğu
zaman, vücudunu gizleyen normal bir giysi içinde evden dışarı
çıkmaktan menedilemez. Ancak bu öyle bir örtü olmalıdır ki, eve
dönünceye kadar onu (bu giysi içinde) kimse tanımaz." (el-Kurtubi,
a.g.e., XIV, 157) Diğer yandan Hz. Ömer'in devlet başkanlığı
sırasında, hür kadınlara benzemek için başını örten bir cariyeye
örtüsünü çıkarttığı nakledilmiştir. Ancak örtünmenin gayesi ve
örtünme ayetlerindeki genel anlam dikkate |