|
RÜYA
Insanin ruh dünyasinda cereyan eden muhtelif
gerçeklerden biri de süphe yok ki rüyadir. Bu rüyalar, insanda
uyku esnasinda vuku bulan ve sik sik yasanilan hallerdir. Bu
itibarla insanlar rüyalarla yakindan alakadar olmuslardir. Çünkü
hayatin mühim kisimlarindan birini teskil eden bir hakikattir.
Rüya; uykuda görülen ve misal âleminde
yasanilan düsler demektir. Islam âlimleri Allah-ü Teâlâ'nin
melek vasitasi ile hakikat veya kinaye olarak, kulun suurunda
uyandirdigi enfüsi ( içgüdüsel ) idrakler ve vicdani
duygular yahut ta seytani telkinlerden, edgas-ü ahlam (
karma-karisik ) hayallerden ibaret bulundugunu
söylemislerdir.
Rüya hakkinda gerek Kur'an-i Kerimde ve
gerekse Hadislerde insan hayatini yakindan alakadar eden bir
husus olmasi münasebeti ile bahsedilir. Bunda da bazi
Peygamberlerin (as) rüyalari konu edilir ki, onlarin rüyalarinin
Allah tarafindan bir alamet oldugu vurgulanir.
Rasulullah (sav)Hudeybiye'ye Umre için
çikmazdan önce rüyasinda, kendisinin ve ashabinin emniyet içinde
baslarini tras ederek Mekke'ye gittiklerini görmüstü. Bunu
Ashabina anlatmisti. Ancak Hudeybiye'de ali konulup, Umre
yapamayinca, münafiklar hani peygamberin(sav)rüyasi dogru
çikardi demeye basladilar. Bunun üzerine Cenabi Hak su ayetleri
indirdi.
“Andolsun ki, Allah gerçekten
peygamberine o rüyayi hakkiyla dogru gösterdi, Sanima yemin
ederim ki, Insallah Mescid-i Haram'a güvenlik içinde baslarinizi
kazitarak, kirkarak korkusuzca gireceksiniz! Ancak O, sizin
bilmediginiz seyleri bildi de ondan önce yakin bir fetih verdi.”
(Fetih /27)
Kur'an-i Kerimde Yusuf(as)'in zindana
düstükten sonra basindan geçenleri
Yüce Rabbimiz (cc) söyle anlatiyor :
“Onunla birlikte zindana iki
delikanli daha girdi. Onlardan biri dedi ki, Ben(rüyada)sarap
sıktıgımı gördüm. Digeri de, ben de basimin üstünde kuslarin
yemekte oldugu bir ekmek tasidigimi gördüm. Bunun tabirini
bizlere haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz
dedi.( Yusuf ) dedi ki; Size yedirilecek yemek
gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber verecegim.
Bu(tabir ilmi)Rabbimin bana ögrettiklerin dendir.”
(Yusuf /36,37)
Yusuf (as) rüya görenler müsrik olduklari
için onlara Allah'in birligini, putlarin batil oldugunu
bildiriyor,41.ayeti kerimede ise Cenabi Hak Yusuf (as)'in söyle
buyurdugunu beyan ediyor.
“Evet, zindan arkadaslarim (rüyalariniza
gelince) biriniz (daha önce oldugu gibi)
Efendisine sarap sikacak; digeri ise asilacak ve kuslar
onun basindan beynini yiyecekler. Yorumunu sordugunuz is
(bu sekilde) kesinlesmistir” .Onun bu
tabiri de aynen gerçeklesiyor.
Yine Yusuf suresinde 45 ve 49. ayetler
arasinda beyan edildigi gibi, Firavun rüyasinda; Yedi arik
inegin yedi semiz inegi ayrica yedi yesil basak ve diger kuru
basaklar görmüs bunun tabirini kimse yapamayinca Yusuf
(as)zindandan çikarilip rüyayi tabir etmistir. Böylece kitliga
karsi tedbir alinmistir.
“ Ey Rabbim, Sen bana mülkten bir
nasip verdin ve bana rüyalarin tabirinden bir ilim ögrettin.
Gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünya ve ahirette benim velim
Sensin! Benim ruhumu Müslüman olarak al ve beni iyiler arasina
kat!" dedi .(Yusuf /101)
Yine Ibrahim (as) oglunu kurban edecegini
rüyasinda görmüs ve bu hadise Kur'an-i kerimde söyle
bildirilmistir.
“(Oglu) yaninda kosma çagina gelince
: "Yavrum, ben seni rüyamda bogazladigimi görüyorum. Artik bak
ne düsünürsün?" dedi. (Çocuk da): "Babacigim sana ne
emrediliyorsa yap! Beni insaallah sabredenlerden bulacaksin!"
dedi .(Saffat /102)
“ Rüyaya gerçekten sadakat gösterdin,
iste Biz güzel davrananlari böyle mükâfatlandiririz” (Saffat
/105)
Kur'an-i Kerimden pek çok ayetler ve hatta
Kevser Suresi Peygamber (sav) Efendimize rüyada indirilmistir.
Bu gösteriyor ki Rahmani rüyalar Hak Teâlâ'dan gelen müjdeler ve
büyük nimetlerdir.
Rasulullah(sav)Efendimiz salih rüya hakkinda
buyurdular ki:
“Güzel rüya müjdedir.” (Ibni
Cerir)
“En dogru rüya seher vakti
görülendir.” (Beyhaki)
“ Peygamberlik müjdelerinden salih
(iyi) rüyadan baska kalmadi. Mümin rüyayi, ya kendi görür veya
baskalari onun için görür” ( Müslim)
Imam Buhari ve Imam Malik'in tahric ettikleri
bir hadis-i Serifte Hz. Peygamber(sav) söyle buyurmuslar “
Benden sonra Peygamberlikten bir sey kalmaz, ancak
saliha rüyalar müstesna”
Efendimiz(sav)Hz.leri bir baska Hadis-i
Seriflerinde de; “ Müminin rüyasi vahyin kirk alti
cüzünden bir cüzdür” (Buhari)buyurmustur.
Yine Ebu Hureyre (ra) Hz.leri Peygamberimizin
(sav) söyle buyurdugunu rivayet etmislerdir ;
(Ahir zamanda) kiyamete yakin
mü'minin gördügü rüya asla yalan çikmayacaktir.(Biliniz ki)
mü'minin rüyasi vahyin 46 da biridir. Nübüvvetin bir parçasi ise
asla yalan olmaz.
Rüyanin önemine binaen Rasulullah (sav)
Efendimizin “Iftiranin en büyügü görmedigi halde rüyayi
gördüm diye söylemektir” (Buhari) buyurmustur.
Peygamber (sav) Efendimiz bir hadis-i
seriflerinde de rüyalarin farkli konumlarda olabilecegine dikkat
çekerek söyle buyurmuslardir;
“salih rüya rahmani, karisik rüya
seytanidir.” (Buhari)Yine bir baska Hadisi Seriflerinde;
- Rüya üç kisimdir; “ Bir
kismi; âdemoglunu üzmek için seytandan olan korkulardir; bir
kismi, kisinin uyanikken kafasini mesgul ettigi seylerdendir,
bunlari uykusunda görür. Bir kisim rüyalar da var ki, onlar
peygamberligin kirk alti cüzünden birini teskil eder.”
( MuhtasarKütüb-i Sidde)
Islam âlimleri bu hadise dayanarak rüya
olayini üç kisim üzere siniflandirmislardir. Birincisi Rabb
tarafindan dogrudan dogru veya bir melek vasitasi ile meydanda
olan hak bir telkindir ki, asil rüya budur. Buna
‘MÜBESSIRAT' denilir. Yahut ayet ve hadislerde geçtigi
üzere ‘SADIK RÜYA' veya ‘SALIH RÜYA' denilir
ki, Allah tarafindan müjdelemek veya uyarmak amaci kastedildigi
söylenmistir. Ikincisi nefsin kendinden kendine dogru olan bir
telkindir ki, mazide geçirdigi hatiralarin düsünülmesinden baska
bir sey degildir. Buna Kur'an'da ‘ ADGAS-Ü AHLAM' adi
verilir. Karma-karisik içgüdüsel idrakler, bilinçaltina
yerlesmis duygular demektir. Üçüncüsü seytani bir telkindir ki,
harici bir gizli tesirden meydana gelen ve fakat yalan bir çagri
ve hayalden ibaret olur. Sadik rüyanin ziddi olarak kabul
edilir. Bu da ‘SEYTANI RÜYA' diye belirtilir. Bununla
beraber bütün bunlar nefiste ilmi olmasa bile, hissi bir heyecan
uyandirmaktan baska bir sey degildir.
netice sadece geçici bir zevk veya o an ki
ihtiyaci gidermekten ibarettir.
Tasavvufi ögretiye göre, Tarikattan feyiz
almak, yeraltindaki suyu kanalla yeryüzüne çikarmak gibidir.
Yeraltindaki suyu çikarmak için kullanilan kanallar ne kadar çok
olursa, su o nispette toparlanip yeryüzüne gelir. Bunun için
Tarikatta silsile ne kadar genislerse, vasita o kadar çogalir.
Vasita da ne kadar çogalirsa, feyiz daha çok olur. Sufi Seyhler,
bu feyzi ele geçmesi için birçok formül gelistirmislerdir. Bu
formüllerden bir tanesi de “RABITA ”formülüdür.
Tasavvuf ehli, Islam toplumunun gidisati
dogrultusunda, Kitap ve Sünnetten anladiklari kadari ile insanin
kalbini masiva denilen Sehvet, Söhret, Servet tutkusundan
kurtarmanin usullerini düsünmüsler. Buna çare olarak ulvi
degerlere götürmeye vesile olan seylere kalbi baglamayi uygun
görmüsler ve buna da ‘RABITA' adini vermislerdir.
Ilk dönemlerde Ashab arasinda mevcut olan,
ancak böyle bir isimle anilmayan bu kavram, genellikle yedinci
hicri asirda Sufiyye hazarati tarafindan kabul görmüs bir
kavramdir. Kimileri bunu sonradan dine sokulmus bir bidat diye
nitelendirirken, Sufiyye hazarati da buna cevap olarak Kitap ve
Sünnetten pek çok deliller getirmislerdir.
Biz, bu uygulamanin Dinin köküne kibrit suyu
dökmek manasinda bir bid'at oldugunu kabul etmiyoruz. Böyle
söyleyenleri de, onlarin takindiklari üsluptan hareketle dinin
disina ihraç etmiyoruz. Islam laboratuari niteliginde olan
Tasavvuf müessesesi, Islami hayatin özünü teskil eden bir
kurumdur. Bunu Selef'ten kimse inkâr etmemistir. Bu kurumu
isleten bilginler ise, Âlim, Takva, Zahid, Abid kimselerdir. Su
halde Ilmi, cehaletini tamir etmeye yetmeyen zavallilar, güya bu
tenkitsel çikislari ile Islami korumus oluyorlar da,
hayatlarinin tamamini Allah ve Resulüne tahsis etmis büyükler mi
Dinin köküne kibrit suyu dökmüs olacaklar? Düsünülmelidir.
Çaglar boyu bu tartismalar birbirini
kovalamis ve tenkitçiler ne kadar malzeme ortaya koymuslarsa,
tasvipçiler de o derecede eser ortaya koymuslardir. Ortaya
konulan eserlerin miktarini belirtme imkânina sahip degiliz ama
nitelik olarak, yazilan bütün eserler, Rabita'nin Dinen
mesrulugunu belirtmeye ve yapilis tarzini ortaya koymaya
matuftur.
Hulasa; dönelim ve sözü fazla uzatmadan,
bizleri yetistiren Üstadimiz, Efendimiz Hazretlerinin bu
konudaki açiklamalarina geçelim. Üstadimiz, Rabita'nin kalbe çok
tesir eden mühim bir unsur oldugunu belirtirdi. Zikrin
hararetinin kalbi kusatmasina, kalpte Müsahedenin
gerçeklesmesine, Mücahede ve Riyazette basarinin elde
edilmesine, Nefis ve Seytana karsi mukavemet göstermede,
Rabitadan daha tesirli bir sey görmedigini söylerdi. Hatta
bizzat kendisi Üstadina sik sik Rabita yaptigini söylerdi.
Bundan sonra ise, muhterem Üstadimiz Rabita
yapmanin Dinen mesrulugunu ortaya koyarak, önce Kitaptan
delilleri ortaya koymak sureti ile meseleyi izah ediyor. Daha
sonra ise, bu mevzuda en kapsamli eserin sahibi olan Halid-i
Bagdadi'nin görüslerine temas ediyor. Buyuruyor ki:
Cenabi-i Zül Celal Hazretleri:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve
O'na yaklasmaya vesile arayiniz” (Maide /35)
buyuruyor.”
Üstadimiz, bu ayeti sevk etmekle, ayette
geçen “ VESILE ” tabirinin Rabitaya isaret
oldugunu ispat etmek istemektedir. Allah'a yaklasmak hiçbir
sekilde mümkün degildir. O'na ancak vesilelerle yaklasilir. Bu
vesileler ise salih amellere ve salih kimselerle sohbete
devamlilik gibi seylerdir. salih amellerin insana kazandiracagi
olgunluk ayet ve hadislerde genis tarzda ele alinir ve mü'minler
sürekli salih amel islemeye tesvik edilirler.
salihlerle sohbete devamlilik hususunda ise
yine ayni sekilde ayetler ve hadislerle gerekli tesvikler ve
yönlendirmeler yapilir. Zira salihler, ümmet arasinda birer
isaret levhasi gibidirler. Görüldükleri yerde dogru adrese
ulasmaya vesiledirler. Bu sebeple de onlarla beraberlik dinen
gerekli görülür. Bu ayetlerden birisinde:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz
ve Sadiklarla beraber olunuz!” (Tövbe /119) buyurulur.
Ayette geçen “Sadiklarla beraber olmak.” tabiri, onlarla
fikirde, eylemde, tarafgirlikte beraber olmak kastedildigi gibi,
manevi beraberlikte kastedilmistir.
Bundan sonra Üstadimiz Rabita ne demektir?
Sorusuna cevap mahiyetinde söyle buyuruyor:
“Rabita baglanmak demektir. Bu da müridin
seyhinin iki kasinin ortasindan nur çiktigini müsahede edip ve o
nurun karsinda edep ile oturdugunu müsahede etmesidir. O zaman
üstadi ile muhabbet hâsil olur. Rabita zikirden daha
tesirlidir...”
Lügatte baglanti, baglanti vasitasi, baglilik,
tutarlilik, tertip, düzen, bag, münasebet, ilgi manalarina gelen
‘RABITA' terimi, Tasavvuf ögretisinde müridin, seyhini
düsünerek, kalbinden dünya ile ilgili seyleri çikarmasi, seyhi
vasitasiyla Rasulullah (sav)'e ve Allah'a kalbini baglamasi
anlamindadir. Fena fi's-Seyh bahsinde de anlatildigi gibi, Seyr-i
Sulûkta basarili olmak hususunda evvela Seyhin ahlaki ile
ardindan Rasulullah (sav) Efendimizin ahlakiyla ve daha sonra da
Allah'in ahlaki ile ahlaklanmak için, ruhen daimi bir tarzda
hazirlik yapilir. Bu hazirligin temelini olusturan unsur ise;
Rabita'dir.
Rabita sayesinde mürid, kalbini sürekli
kontrol altinda tutmayi basarir. Böylece Sülûkün diger
devrelerinde daha etkin ve kalici bir olgu kendisini ihata eder,
kusatir. Tasavvufi hayatin en önemli boyutu, insanin kendisini
daima kontrol etmesidir.
Dinimizin en islek caddesi olan Tasavvufi
egitim kurumlari olan Tarikatlar, insanin iç dünyasini kusatan
masivayi ve o sayede gönülde saltanat kuran Seytani düsünceleri
oradan def etmek için, Rabita'ya agirlik verilmesini gerekli
görmüslerdir. Bu da bir Müridin Üstadinin suretini düsünerek,
giyabinda iken sanki huzurunda imis gibi edep tavrini
takinmasidir. Mürid bu düsünceyi kalbinde korudugu müddetçe,
edep ve tevazu içerisinde olur. Rabitasi ne kadar saglikli
olursa, Mürid o denli bir disiplin içerisinde olur. Bu manevi
disiplin sayesinde Nefsin putlari kirilir. Seytanin saltanati
yikilir. Kalben Allah'a olan yolculuk, bu disiplinle kisiyi
neticeye götürür.
Mürid her ne zaman Rabita'da bulunur ise,
Üstadi ile manevi bir beraberlik ortamini yakalar. Böylece
O'nunla nasil huzurda iken edep ve disiplin içerisinde bulunur
ise, O'nun giyabinda da böylece edep disiplinine riayet etmis
olur. Kontrolsüz, rast gele bir hayatin etki ve nüfuzundan
kurtularak, disiplinli bir hayat ortamina kavusur. Iste fayda
saglayan zikir, bu anlayisla yapilan zikirdir.
Üstadimiz rabitanin kime yapilacagini ve
kimlere yapilmayacagini belirtmek üzere söyle buyurdular:
“Rabita, Kamil olmayan nakis (noksan)
insanlara yapilamaz... Sekline suretine seytan girmeyen,
Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdigi, onun varisi olan
Mürsid-i Kamil zâtlara yapilir...”
Kendisine Rabita yapilacak kimsenin,
tasavvufi terbiye ile yetismis, Nefis meratiplerini asmis,
Seriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah kavramlarina Hakka'l-Yakin
bir derecede vakif olmus, Fena ve Beka mertebelerinde
ebedilesmis olmasi gerekir. Zira kisiyi ancak böyle hal ve makam
sahipleri gerçek maksada ulastirabilir. Bu sebeple de böyle
vasiflari üzerinde bulundurmayan kimselere Rabita yapilmaz.
Çünkü O'nun bilgi ve yetenegi kendi eksigini tamir etmeye
yeterli degildir. Kendisi nakis (noksan) olunca da,
baskalarini kemale erdirmesi mümkün degildir. Üstadimiz
kendisinde böyle vasif bulunmayan seyhlerin müridlerine Rabita
vermelerini caiz görmezdi. Sebebinde ise söyle buyururdu:
“ Seytan baskalarinin sekline girdigi
için onlarda da cinnet getirmeye, sapmaya, yollarini bozmaya,
ene, kibir gibi halleri vermeye vesile olur. Bunun için
sakincalidir . Yani Kamil Mürsid olan zâtlar, Seytanin
suretlerine temessül etmelerinden masundurlar. Çünkü Veliligin
sartlarindan birisi de, onlarin Allah'in korumasi altinda
olmalaridir.
Ama Mürsid-i Kamil olmayanlarin sekil ve
suretlerine Seytanin temessül etmesi söz konusudur. Bu sebeple
de, Rabita esnasinda niyeti halis olan saf bir müridi saptirip,
fisk ve fücura yönlendirebilir. Nitekim bunun örnekleri çoktur.
Bundan Kamil olmayan kimseler Allah'a davet vazifesi yapamazlar
manasi çikarilmaz. Onlar da irsad ve davet vazifesinde
bulunabilirler.
Ancak tasavvufi ögreti geregince,
kendilerine Rabita yapilamaz. Çünkü Rabita, manevi bir
beraberlik gayesine matuf oldugu için, bu beraberlik Müridin
giyaben Seyhine gösterdigi bir tür ta'zim ve hürmettir. Yani
Üstadinin huzurunda edep tavrini takindigi gibi, O'nun giyabinda
da ayni ta'zim ve hürmeti muhafaza ederek, Seyr-i Sülûke
elverisli hale gelmeye çalismasidir. Hal böyle olunca, sekil ve
suretine Seytanin temessül ettigi kimseler, çevresindekilere
böyle bir vazife verdigi zaman, Seytanin o kimsenin kiliginda
görünerek, Müridi alt etmesi, saptirmasi mümkündür. Bu vesileyle
onlar davet ve irsad vazifesini yürütürler ama Kamil Mürsidler
gibi Rabita veremezler.
Üstadimiz, Kamil bir seviyede oldugu
halde, Rabita vermeyen nice Seyhler bulundugunu belirtirdi.
Buyurdu ki:
Halid-i Bagdadi Hazretlerine:
- Efendim size Rabita yapalim mi?
diyorlar.
Halid-i Bagdadi Hazretleri, Mürsid-i Kamil
oldugu halde:
- Benim üstadim Abdullah Dehlevi
Hazretleri Mürsid-i kâmildir. Her ne kadar elimde icazetim varsa
da, Rabitayi ona yapacaksiniz. O hayatta iken ben hayâ ederim.
diyor.
Bununla, Rabitanin “Olmazsa olmaz”
diye bu mevzuu asiri derecede ele alanlara da katilmadigini
belirtmis oluyor. Rabitanin ne zaman gerektigi hususunda da su
açiklamada bulunuyor:
“Rabitayi ancak Kamil manada Mürsid olan
zâtlar verir ve bunu da, dervis hal görmeye basladigi zaman
verir.”
Bu gösteriyor ki, daha talip konumunda olan,
ise yeni baslayan, terimlerden, kavramlardan haberi olmayan,
amel ve taati yeterli seviyeye ulasmamis olan kimselere hemen
birdenbire böyle bir vazife vermek dogru degildir. Üstadimiz
bize daima: “Bir dervis, Nefs-i Mülhime'ye gelmedigi sürece
onun Rabitaya ihtiyaci olmaz” buyururdu. O seviyeye gelen
kardeslerimize de, Rabita verir ve sürekli olarak Teveccüh
etmeyi tavsiye ederdi.
Allah'in izni ile Rabita mevzuu da böylece tamamlandi. Baska
ilave edilecek meseleler varsa da, konuyla alakali bu kadar
açiklama kâfidir. Eger bu mevzular nelerdir? Denilirse sayet,
bunlar da “MURAKABE, TEVECCÜH, TEFEKKÜR” gibi,
Rabitayla alakasi bulunan diger tamamlayici konulardir. Allah
Teâlâ bizleri geregince amel eden salihler topluluguna dâhil
eylesin ve ayaklarimizi kaydirmasin.
HAL VE MAKAM
Hâl;
Irade ve kasit olmaksizin, kalbe
kendiliginden gelen, hüzün-nese, sikilma-sevinme, korkma, ümit
gibi manalardir. Hâl manevî ve ruhi duygu ve düsünceleri ifade
eden heyecanlardir.
Hâl degiskendir, bir gelir bir gider, sürekli
ve kalici degildir .
Makam;
Baki ve daimdir. Ask, sevk, vecd, cezbe,
istigrak, hasyetullah (Allah korkusu), hayret, ümit... vs, gibi
durumlar tasavvufun en yüce hâlleridir. Örnegin; Allah'a (cc)
güvenme haline tevekkül denilir. Tevekkül, hâl oldugu için
geçicidir, devamli degildir. Fakat dervis iradesine bagli olarak
çalisir ve çabalarsa, hâl olmaktan çikar “makam”
vaziyetine gelir. Onun için hâl vehbi
(Allah (cc) vergisi), makam ise kesbidir,
çalismakla olur.
Tasavvufta mesaj açik, faaliyet gizlidir.
Yani tasavvufta yapilan isler ve söylenen sözler, iki adil
sahide dayanir. Bunlar, kitap ve sünnettir. Diger durumlar, yani
hâl ve gidisat gizlidir. Buna “Batin Ilmi” denir.
Kazanilan hâller ve makamlar dikkat
edilmedigi ve önem verilmedigi takdirde, insanin elinden
gidebilir. Tüm bu durumlari yerlerine koymak için kalbi, seyhine
rabdetmek gerekir. Zira Allah-u Teâlâ Hazretleri;
“Ey iman edenler, Allah (cc)'tan
korkun, sadiklarla beraber olun ”,(Tevbe / 119)
buyuruyor.
Burada dervise düsen görev hâlini ve makamini
muhafaza edebilmesi için sürekli sadiklarla, salihlerle beraber
olmaktir. Degilse bile, onlarla berabermis gibi zihnini sürekli
uyanik tutmalidir. Nefsin tuzaklarindan, seytanin tuzaklarindan
birine düsecegi vakit; “ Ben Allah (cc)'a ve Resûlüne
(sav), söz verdim, ben seyhime söz verdim” deyip o kötü isten
vazgeçmelidir. Ihsan üzere yasamal idir . Bir dervisin, hâl ve
gidisatini yönlendirecek kabiliyete sahip olan, Bâtin-i Ilim
sahipleri Mürsid-i Kamillerdir.
O zaman dervisin, o çesitli hâlleri geçerek,
Allah'a (cc) vâsil olmasi, mümkün olabilir.
Mürid
Lügatte irade eden, dileyen, isteyen
manasinadir. Allah'tan rizasini isteyerek, kendisini bu hususta
basarili kilmasini isteyen kimseye ‘Mürid' denir. Istilahta ise;
kalbini Allah'tan baska her seyden yana arindirmis, yüzünü
Rabbine çevirmis ve O'na kavusma özlemi içerisinde Tarikat
disiplinine uyarak, dünyanin debdebe ve ihtisamindan yüz çeviren
kimse demektir. Kur'an'da buyuruldugu üzere bu kimseler su
ayette geçen gerçek irade sahipleridir:
“Hayir, öyle degil; iyilik yaparak
kendini Allah'a veren kimsenin ecri, Rabbinin katindadir. Onlara
korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir .” (Bakara /112)
Kul iradesini Allah'a yöneltirse, Allah'in da
merhametiyle kulunu karsilamasi söz konusu olur. Bu kivama
gelebilmek için, Tasavvufta Kemal mertebelerine ulasmis, Kamil
bir Mürsidin terbiyesine girilmek sureti ile O'nun direktifleri
dogrultusunda yasamak gerekir. Bu noktaya isaretle Üstadimiz
söyle buyurdular:
“Ancak mürid olan kisi Üstadinin
emirlerini ve Seriati harfiyen, yerine getirmelidir. Onun için
de üç çesit mürid vardir:
• Mutlak Mürid
Bu mürid, üstadina tam teslim olmustur.
Üstadi ona ne emrederse, ‘Neden, niçin?' diye sormaz. Derhal
boynunu büker, söyledigini yerine getirir. Hiçbir sebep aramaz.
Çünkü mutlak mürid, kendisini Allah'a vasil edecek olan zâttan
gelen her seye riza gösterir.
Ali Havvas Hazretleri buyurdu ki:
“Sadik müridin vasiflari dörttür:
1. Seyhinin sevgisini sadik bir sekilde
muhafaza etmek.
2. Seyhinin emrini canindan aziz bilmek.
3. Seyhine karsi kalbden dahi olsa itirazi
terk etmek.
4. Seyhinin huzurunda kendi irade ve
ihtiyarindan soyunmak.”
Herhangi bir mürid bu sifatlari üzerinde
toplarsa, onda kabiliyet var demektir. Böyle bir müride manevi
kapilar açilir. Bu sifatlari üzerinde toplayan bir mürid, kuru
bir kav gibi olur. Kavi islak olan müridden ahit almak isteyen
kimsenin çakmagindan çikan kivilcimlar söner. Iste bu sebepten
ötürü, müridlerin çogu Seyhlerinden faydalanamazlar. Çünkü sadik
müridin vasiflari üzerlerinde yoktur.
Üstadimiz, mutlak müridin özelliklerini
tasvir mahiyetinde, Pirlerin Piri, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks)
Hazretlerinden bir misal getirmek üzere söyle buyurur:
“ Buna bir örnek verecek olur isek,
Pirimiz Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri daha küçük yasta iken
Ebu-l Vefa Hazretlerinin sohbetine gitmek için camiye yaklasir.
Bu arada Ebu-l Vefa Hazretleri camide vaaz ederken:
- Birazdan içeriye bir genç gelecek, o
içeriye girmek istediginde onu disari atin diyor. O genç camiden
içeri girmek istediginde disari kovaliyorlar, tekrar girmek
istiyor. Gene çikariyorlar. Üçüncü defa da aynisini yapinca;
Ebul Vefa Hazretleri:
- Birakin o genci içeri girsin. Onu iyi
taniyin. Onun adi, Abdülkadir'dir. Eger onu camiden üç defa
degil otuz üç defa bile kovsaydim, yine de gelirdi. Bu gencin
horozu kiyamete kadar ötecektir. buyurarak, bir müridin
mürsidine karsi teslimiyetinin nasil olmasi gerektigini bizlere
göstermislerdir. Iste bu mutlak müridin özelligidir.
Tarihimiz, Seyhlerine karsi saglam bir
teslimiyet gösteren büyüklerin örnekleri ile doludur. Bu
teslimiyet huzurda Seyhin kendisine gösterilirken, hakikatte
Rasulullah (sav)'e gösterilmis olmaktadir. Zira bu ruh ve
anlayisla yetisenler, her an kendilerini sanki Allah ve
Resulünün huzurunda imis gibi hissederler.
Abdullah ibn-i Mübarek (rh. a) der ki:
“Bir gün Imam-i Malik'in huzurunda
bulunuyordum, Hadis rivayet ediyordu. Kendilerini akrep sokmaya
basladi, yaklasik olarak on kere soktu. Imamin yüzü degisti,
morardi ama asla hadisi rivayetini kesmedi ve sözünde hiçbir
degisiklik olmadi. Ders meclisi dagilip ve halk yanindan
ayrilinca kendisine:
Bugün mübarek çehrenizde hayli degisiklik
olustu, sebebi nedir? diye sordum.
Bunun üzerine hadisenin tamamini anlatti.
Sonra buyurdu ki: Benim bu derece sabrim kendi secaat ve
dayanikliligimdan dolayi degil, sadece Peygamberimizin hadisine
olan tazimimdendir.
Iste büyükleri seçkin kilan özellik!
Bundan sonra Üstadimiz, ikinci derecedeki
Müridi anlatmaya geçiyor. Buyuruyor ki:
• Mecazi Mürid
Bu kisi de, zahiren Üstadinin emrindeymis
gibi görünür fakat manada nefsinin emrindedir. Üstadimiz Çorumlu
Haci Mustafa Efendi Hazretleri bize söyle buyururdu:
Oglum, müridlerimize iki sey ögretebildik.
Birincisi, sofradaki yemegi sünnetlemek. Ikincisi de, bir
misafir geldigi zaman onu kucaklamak” derdi. Yine buyururdu ki:
“Yanimizda iken babaya bagliyiz
diyorsunuz, yanimizdan ayrilinca nefislerinize tabi oluyorsunuz.
Hanimlariniza kötü davraniyorsunuz. Ölçü ve tartilara dikkat
etmiyorsunuz. Giybet ediyorsunuz, birbirinizin arkasindan
konusuyorsunuz. Iste bizim yanimizda iken tabi oluyorsunuz,
disari çiktiginizda nefislerinize tabi oluyorsunuz” derdi. Bu da
mecazi müridliktir.”
Görülüyor ki; Islam ahlaki Tarikat Seyhleri
tarafindan korunmustur. Pirimiz Abdülkadir Geylani'ye nisbet
edilen bir söz vardir ki:
“ Bir edeb için, binlerce dervis feda
olsun. Edeb gittiginde onu geri getirecek bulunmaz ama binlerce
dervis kiyamete kadar gelecektir' ” demistir. Islam,
ahlaktir ve ahlaklandirmaktir. Bu yücelige, olgun zâtlara
uyularak ulasilir. Zahirde uyuyor görüntüsü vermek kisiyi
maksada ulastirmaz! Bundan sonra Üstadimiz, riyakâr müridin
durumuna geçerek söyle buyururlar:
• Riyakâr Mürid
Üstadindan kendisine eza veren bir hal
sadir oldugunda, hikmetini arastirmadan üstadini terk eder,
ikiyüzlüdür. Örnek olarak :
Üstadimiz yanimiza niye gelmedi, bizi
niye çagirmadi ki, bana niye söyle dedi, gerçek Seyh olsa söyle
yapardi, böyle yapardi, gibi kendi kafasinda bahaneler üretir.
Hâlbuki Mürsid-i Kamil bir zâtin müride ihtiyaci yoktur. Ihtiyaç
sahibi olan müriddir.
Çünkü Allah-ü Teâlâ Hazretlerine müridi vasil
edecek olan mürsididir. Onun himmet ve nazari ile nefis
meratiplerini geçer. Iste bunun idrakinde olmayan, yasanan
hadiseleri nefsine göre yorumlayan kisi, riyakâr mürid olur.
Isminden de anlasildigi gibi, bu Mürid,
gerçekte iradesini Hakikate yönelten bir kimse olmayip, büyük
bir zâtin meclisine yakin olmak sureti ile insanlarin kendisine
hürmet etmesini, Seyhin de kendisine iltifat etmesini amaçlar.
Bunlar bal küpünün etrafinda uçusan sinek misalidirler.
Tabiatlarinda içtenlik yoktur. Samimiyet yoktur. Sevk ve idare
etme vasfi yoktur. Ilim ve irfandan nasipleri yoktur. Halkin
saadetini saglayacak kabiliyetleri yoktur. Ama buna ragmen,
halkin seçkin kimselere gösterdigi saygi ve alakayi, kendilerine
de göstermelerini isterler. Bunun en kisa yolu, büyüklerden
birinin hizmetine girmektir. Fakat bu anlayisa hizmet edenler,
daima zarar etmislerdir. Toplum daima bunlardan sikinti
çekmistir. Mevla Teâlâ böyleler hakkinda çok üzücü mesajlar
verir.
“Insanlar içinde Allah'a, bir yar
kenarindaymis gibi kulluk eden vardir. Ona bir iyilik gelirse
yatisir, basina bir bela gelirse yüz üstü döner. Dünyayi da
ahireti de kaybeder. Iste apaçik kayip budur. ”
(Hac/11)
|